Herkes izledi.
Herkes bir şey hissetti.
Ama asıl soru şuydu, yüksek sesle sorulmasa da herkesin aklından geçti:
Ya bu bir penguen değil de insan olsaydı?
Düşünsene.
Kalabalığın içinden ayrılıyor.
Herkesin gittiği yöne bakıyor, sonra sessizce ters tarafa dönüyor.
Ne bağırıyor, ne açıklama yapıyor.
Sadece yürüyor.
İşte o an başlıyoruz etiketlemeye.
“Aksi bu.”
“Uyumsuz.”
“Geçimsiz herif.”
“Anarşist mi ne?”
“Herkes Mersin’e giderken o tersine…”
“Adam değil, kaçtı.”
Tanıdık değil mi?
Bir insan sürüden ayrıldığında, ilk refleksimiz merak etmek değil; yargılamak oluyor. Çünkü düzen, sessiz gidişlerden hoşlanmaz. Düzen, ya itaat ister ya da açık isyan. Ama bu adam — ya da penguen — ikisini de yapmıyor.
Ne sistemi yıkıyor,
ne sistemi savunuyor.
Sadece çekiliyor.
Ve bu, herkesi daha çok rahatsız ediyor.
Bu görüntü, yıllar önce Werner Herzog’un belgeseli Encounters at the End of the World’de kısa bir sahneydi. Bilimsel olarak bir yön kaybıydı. Ama bugün baktığımızda, bu sahne bize şunu sorduruyor:
Biz mi çok anlam yüklüyoruz, yoksa gerçek tam olarak bu mu?
Çünkü eğer bu bir insan olsaydı, muhtemelen şunlar olurdu:
İş yerinde “takım oyuncusu değil” denirdi
Ailede “nankör” ilan edilirdi
Arkadaş ortamında “bozdu düzeni” diye dışlanırdı
Sosyal medyada “trip atıyor” diye küçümsenirdi
Kimse dönüp şunu sormazdı:
“İyi misin?”
Penguenin sessiz yürüyüşü tam da bunu yüzümüze vuruyor.
Biz ayrılana değil, ayrılığın konforumuzu bozmasına kızıyoruz.
En ironik tarafı ne biliyor musun?
Penguene bakıp duygulananlar,
aynı şeyi yapan bir insana tahammül edemiyor.
Penguende romantik bulduğumuz şey, insanda “problem” oluyor.
Penguende anlamlı gelen yalnızlık, insanda “ayıp” sayılıyor.
Penguende sessiz bir kopuş olarak okuduğumuz şey, insanda “kaçış”.
Belki de bu yüzden bu sahne bu kadar tuttu.
Çünkü penguen, bizim yapamadığımızı yaptı.
Açıklama yapmadan gitti.
İzin almadan gitti.
Kendini savunmadan gitti.
Ve biz, ona bakarken aslında şunu fark ettik:
Bunu yapmak isteyen çok insan var ama bedelini göze alan az.
Penguenle yüzleşme dediğimiz şey tam olarak bu.
Bir hayvanın yürüyüşünde kendimizi görmek.
Ve sonra şunu fark etmek:
Biz pengueni anlamaya çalışmadık.
Penguen, bizi ele verdi.
Belki de en rahatsız edici soru hâlâ ortada duruyor:
Eğer bu bir insan olsaydı, biz onu gerçekten anlamaya çalışır mıydık…
yoksa sadece adını koyup yolumuza mı devam ederdik?






















