Hayatın en büyük ironisi, aradığımız cevherin çoğu zaman burnumuzun dibinde olmasıdır. O kadar uzağa bakarız ki, yanı başımızdaki pırlantanın ışıltısını fark edemeyiz. En yakınımızdaki insanın yeteneğini, gücünü küçümser, önyargılarla bir duvar öreriz. Oysa gerçek potansiyel, bazen en aşina olduğumuz yerde saklıdır.
Bir patron düşünün, yıllardır masasının hemen yanında oturan çalışanın içindeki yaratıcı dehadan habersiz. Bir ebeveyn düşünün, çocuğunun kalem tutuşundaki yeteneği sıradan bir hareket sanan. Bir arkadaş düşünün, dostunun cesaretini görmezden gelip hep başka kahramanlar arayan. Bu, sadece bir körlük değil, aynı zamanda büyük bir kayıptır. Çünkü biz uzaklara bakarken, yanı başımızdaki fırsat sessizce yok olur.
İşte tam da bu yüzden bazı sahneler adeta ayna tutar bize. Televizyonda izlediğim Aile dizisinin 6. bölümündeki o an, benim için böyle bir aynaydı. Cansın sahneye çıkıp şarkısını bitirdikten sonra mikrofonu Aslan'a uzattı. Aslan reddetti. Cansın, "Devin söyler mi?" diye sorduğunda ise Aslan’ın küçümseyen cevabı havada asılı kaldı: "Onun sesi evde kaldı." O an, Devin’in potansiyeline olan inançsızlığı, yanı başındaki değeri göremeyişi, o tek cümleyle ortaya serildi.
Ama hayatın en güzel anları, tam da bu küçümsemelerden doğar. Devin, mikrofonu eline aldı. İlk nota tüm mekânı sessizliğe boğdu. Sesi, Aslan’ın önyargılarını tuzla buz etti. Bir anda, küçümsenen kadın, sahnenin merkezine yerleşti. Bu, sadece bir şarkı performansı değildi. Bu, görünmeyenin görünür hale geldiği, potansiyelin kendini kanıtladığı bir andı.
Yanımızdaki yetenekleri görmezden gelmek, en büyük kayıplarımızdan biridir. Her birimizin etrafında, fark edilmeyi bekleyen bir yetenek, duyulmayı bekleyen bir ses var. Belki bir dostunuzun kaleme aldığı şiirde, belki bir aile üyesinin mutfaktaki sihrinde... Dünya, mikrofonu hak edenlere uzattığımızda güzelleşir. Belki de şimdi, kendi yanımızdaki değerlere bir kez daha bakma vaktidir. Kim bilir, aradığınız cevher tam da yanı başınızda duruyordur.






















