Toplumsal eşitsizliklerden bahsederken çoğu insanın zihninde benzer bir sahne oluşuyor: Gücü elinde tutan erkekler ve bu güce maruz kalan kadınlar…
Fakat sahaya biraz daha yakından baktığımızda işler karmaşıklaşıyor çünkü bazı durumlarda baskıyı sürdürenin yalnızca erkekler olmadığını görüyoruz. Maalesef ki, aynı sistemin içinde büyüyen kadınlar da farkında olarak ya da olmayarak bu düzenin taşıyıcılarından birine dönüşebiliyorlar.
Karadeniz üzerine yapılan birçok sosyolojik çalışma, bölgedeki güçlü aile bağlarını, geleneksel değerleri ve hiyerarşik aile yapısını sık sık vurguluyor. Ancak bu durum yalnızca Karadeniz’e özgü değil. Türkiye’nin birçok bölgesinde ve dünyanın farklı toplumlarında da benzer örneklere rastlamak fazlasıyla mümkün.
Kadın ve erkek üzerine temellendirilen eşitsizliği doğru okuyabilmek için önce geleneklere bakmak gerekiyor çünkü bir toplumun kadınlığı, erkekliği, aileyi ve otoriteyi nasıl tanımladığı çoğu zaman geleneklerinin içinde saklıdır. Gelenekleri anlayabilmek için de toplumun doğmatik normlarına odaklanmak zorunlu hâle geliyor. Gelenek olarak tanımladığım "kök kültürel değerler", doğmatik normlarla beraber aslında bir toplumun hayatına nasıl yön verdiğini açıkça gösteriyor. Bu yüzden her gelenek ve doğmatik norm aynı zamanda birer öğretidir. Her öğreti ise toplumdan topluma, coğrafyadan coğrafyaya değişir fakat mesele yalnızca bu farklılıkları görmekle bitmiyor. Bu kadar değişkenlik içerisinde doğru bir analiz yapabilmek için, değişkenleri tespit etmek kadar doğru soruyu sormak da gerekiyor çünkü bazen bir konuyu anlamamızı sağlayan şey cevaplar değil, cevabını aradığımız sorunun kendisi haline geliyor.
Benim için bu konuda soracağım soru, klavyemin üstünde aşağıda yazılı şekliyle belirginleşiyor:
"Bir kadın, yıllarca maruz kaldığı baskıyı neden kendi kız çocuğuna da aktarır?"
İlk bakışta bu durum mantıksız görünüyor. "İnsan, kendisini yaralayan bir düzenin sona ermesini ister" gibi bir düşünceye kapılıyoruz. Oysa insan psikolojisi her zaman bu kadar doğrusal işlemiyor.
Sosyolojide ve psikolojide sıkça karşımıza çıkan kavramlardan biri, insanların doğdukları sistemi “normal” kabul etme eğilimidir. İnsanlar yalnızca ailelerinden miras kalan genleri değil, dünyayı yorumlama biçimlerini de devralırlar.
Bir kız çocuğu küçüklüğünden itibaren belirli kurallarla büyütülüyorsa, bu kurallar zamanla ona baskı gibi görünmemeye başlayabiliyor çünkü karşılaştırabileceği başka( alternatif) bir gerçeklik bulunmuyor. Ya da çocukluğu boyunca “iyi kız” olmanın sessiz olmak, itaat etmek, fedakârlık yapmak ve kendinden vazgeçmek anlamına geldiğini öğrenen biri, yetişkin olduğunda bunu çoğu zaman baskı olarak değil, hayatın doğal akışı olarak değerlendirebiliyor. İşte tam bu noktada ilginç bir kırılma yaşanıyor çünkü insanlar her zaman özgürlüğü değil, çoğu zaman tanıdık olanı tercih ediyor. - Tanıdık olan şey can yakıyor olsa bile…
Birçok araştırma, bireylerin belirsizlikten kaçınma eğiliminde olduğunu gösteriyor çünkü yeni bir hayat biçimi umut kadar risk de taşıyor. Oysa mevcut düzenin önceden bilinen kuralları var. Bu yüzden İnsan zihni çoğu zaman tanımadığı bir özgürlüktense, sınırlarını bildiği bir düzeni tercih ediyor. İşte tam bu noktada, bazı kadınlar, kız çocuklarını koruduklarına inanarak onların hayatlarını sınırlandırıyor.
“Ben yaşadım, o da yaşarsa daha az yara alır.”
“Böyle davranırsa insanlar ona zarar vermez.”
“Toplum değişmeyecek, bari kurallara uysun.”
Bu düşünceler ilk bakışta baskıcı görünse de çoğu zaman kötücül niyetlerden değil, korkudan doğuyor. Asıl trajedi de burada başlıyor çünkü koruma amacıyla kurulan duvarlar zamanla bir kafese dönüşüyor.
Burada, bir soru sorduğunuzu duyar gibiyim. "Peki bunca kadın bu yaklaşımın yanlış olduğunu bilmiyor mu?"
-Bazıları biliyor.
-Bazıları hissettiği rahatsızlığın adını koyamıyor.
-Bazıları ise yanlış olduğunu kabul etse bile değişimin bedelinden korkuyor.
Çünkü değişim yalnızca bir fikir değiştirmek anlamına gelmiyor. Aileyle çatışmak, çevreden dışlanmak, ekonomik risk almak ve bazen yıllardır inanılan doğrularla yüzleşmek anlamına da geliyor. Bu yüzden insanlar bazen özgürlüğün önündeki engelin cehalet olduğunu düşünüyor. Oysa çoğu zaman engel cehaletten çok korkudur. Korku, nesiller boyunca aktarılan en güçlü miraslardan biridir. Bu nedenle meselenin yalnızca erkeklerin kadınları baskılaması olduğunu düşünmüyorum çünkü sistem o kadar uzun süre devam ediyor ki insanlar sistemi kendi kimliklerinin bir parçası hâline getiriyorlar ve sonra da onu korumaya başlıyorlar.
Belki de bu yüzden bazı kadınlar kız çocuklarını özgürleştirmek yerine kendilerinin yaşadığı hayatın benzerine hazırlıyorlar. - Çünkü aslında hiçbiri zincirin dışında nasıl bir hayat olduğunu görmedi. İnsan bilmediği bir yere doğru yürümekten çekinebilir ve çekinceleri sebebiyle, evladının yürümesine de izin vermeyebilir.
Bir üst paragrafta yer alan olgunun mantıklı ve adil bir davranış biçimi olduğunu savunamam çünkü her sosyal yanlışlığın düzelebilmesi için birinin sistemin dışına doğru hareket etmesi gerekiyor. Dinamiğe uyum sağlamak sadece kurban sayısı arttırıp, kişisel sevgisizliğin ve mutsuzluğun kapısını aralıyor. Mutsuzluğun fazla olduğu yerde, suç oranları ve şiddet ikilemi daha fazla görünür hale geliyor. Özellikle ataerkil rejimin içerisinde, kız çocukları ve kadınlara karşı uygulanan duygusal- fiziksel şiddet/ erken yaşta evlilik/ zorla evlendirilme/ kuma olarak verilme / eğitim hakkına müdahale ve daha sayısız istismar biçimi verilerle doğruluğu onaylanmış bir husus olarak karşımıza çıkıyor.
Bu yüzden evlatlarımızı korumak adına sergilediğimiz tavırlara dikkat etmemiz gerektiğini düşünüyorum. Onları kendimizce korurken, aslında birer istismar öznesi haline getirmemenin önemli farkındalıklardan biri olduğu kanısındayım çünkü dışarıdan gelecek hiçbir kötülük, ebeveynin seçtiği kötülüklerden daha ağır olamaz. Her travma aileden köklenir. Evlatlarımızın travmaları olmamayı öğrenmek gerekiyor. Öbür taraftan, kız çocuklarının kursaklarında kalan hayalleri olmamak da önem arz ediyor çünkü çocuğa sergilenen her davranışın yüzleşmesi bir gün mutlaka yaşanıyor. Çoğu kız çocuğu yetişkin bir kadın haline geldiğinde, ebeveynlerine zorla el konulmuş kaderleri için mutlaka tepki gösteriyor. Bu noktaya ulaşmış bir diyaloğta, bağların çok kurtarılabilir olmadığını üzülerek söylemek durumundayım çünkü "yaşamaya zorunlu bırakıldıkları hayatların" telafisi mümkün olmadığı için, ailevi bağlar ciddi hasarlar alıyor bazen kopabiliyor da.
Bu yazımın finalinde vurgulamak istiyorum ki: kız çocuklarını, hayatlarını zorla değiştirmeden, onları hapsetmeden veya istismara açık hale getirmeden korumayı öğrenmemiz gerekiyor. Bunun için de kız evlatlarının/ kadınların özgürlüklerini yüksek sesle - korkularımıza rağmen- savunmayı öğrenmemiz gerektiğini düşünüyorum.
Çünkü dünya cesaretle değişir.
Özgür olan her kız çocuğu, kendi seçtiği yolda parlar.
Özgür olan her kadın, her kötülüğü iyileştirebilir.
Daha da önemlisi: Hiçbir kadın kendi annesinin veya anneannesinin kopyası olmak için , gelenekselliklerinin emrettiği biçimde yaşamak için doğmadı, doğmuyor ve doğmayacak.
Hiçbirimiz zorla dayatılan bir sosyo-kültürel kaderle doğmadık. Kültür ve toplum birer baskı/ şiddet/ istismar mekanizması olamaz. Olduğu noktada, artık sağlıklı bir yaşamın , adil bir düzenin ve vicdani hür insanların varlığından maalesef ki bahsedemeyiz.
Sevgilerimle,






















