Hiçbir insan suça örüntülü biçimde doğmaz. Diğer bir deyişle, bizi “suçlu” kılan doğumumuz değil, nereye doğduğumuzdur. Bazı insanlar, suçun mümkün olduğu iklimlerde büyür. Maalesef, coğrafya kaderdir; -belirli bir noktaya kadar- seçimlerimiz değil.
“Kötülük” kelimesi, rahatlatıcıdır çünkü basittir. Bizi açıklama zahmetinden kurtarır. Birine “kötü” dediğimizde dosyayı kapatırız. Oysa seri suçlara, ağır şiddet vakalarına ve patolojik davranış örüntülerine yakından baktığımızda gördüğümüz şey metafizik bir karanlık değil; karmaşık bir etkileşim ağıdır.
Biyoloji vardır.
Psikoloji vardır.
Sosyoloji vardır
Ama tek başına hiçbiri yeterli değildir.
Bilimsel literatür, bazı bireylerde dürtü kontrolü, empati ve risk alma davranışıyla ilişkili nörobiyolojik farklılıklar olabileceğini gösteriyor. Özellikle prefrontal korteks işlevleri, amigdala aktivitesi ve travmatik beyin hasarları üzerine yapılan çalışmalar, şiddet davranışı ile belirli nörolojik kalıplar arasında ilişki olabileceğini ortaya koymuştur. Fakat ilişki nedensellik değildir. Bu farklılıklar tek başına “suç” üretmez.
Asıl belirleyici olan, bu biyolojik zeminin nasıl bir çevrede şekillendiğidir.
Çocukluk ihmalinin, fiziksel ve duygusal istismarın, kronik yoksulluğun ve bağlanma problemlerinin ileriki yaşlarda antisosyal davranış riskini artırdığına dair güçlü ampirik veriler vardır. Özellikle bağlanma kuramı çerçevesinde, erken dönemde güvenli bağ kuramayan çocukların empati gelişiminde ve duygusal düzenleme kapasitesinde zorluk yaşayabileceği bilinmektedir.
Bir önceki yazımda kaleme aldığım gibi, Amerika’daki bazı seri suç vakalarının biyografileri incelendiğinde ortak temalar göze çarpar: parçalanmış aile yapıları, yoğun ihmal, erken dönem şiddet deneyimleri, sosyal izolasyon. Ancak kritik bir noktayı atlamamak gerekir: Travma yaşayan herkes suç işlemez. Travma risk faktörüdür; kader değildir.
Bu ayrım hayati önemdedir.
Çünkü “doğuştan kötü” anlatısı, toplumsal sorumluluğu görünmez kılar. Eğer kötülük genetik bir yazgıysa, sistem masumdur. Oysa sosyal bilimler bize şunu gösteriyor: Eşitsizlik arttıkça şiddet eğilimleri artabilir; toplumsal dışlanma derinleştikçe radikal davranış riskleri yükselebilir. Bu, bireysel sorumluluğu ortadan kaldırmaz; fakat bağlamı görünür kılar.
Seri suç literatüründe “organized” ve “disorganized” tipolojiler, kontrol ve kaos arasındaki psikolojik farklılıklara işaret eder. Ancak her iki tipte de dikkat çeken şey, erken dönem travmatik yaşantıların sıklığıdır. Travma, bazen bastırılmış bir öfkeye; bazen de duygusal donukluğa dönüşür. Empati kapasitesinin zayıflaması, insanı “öteki”ni nesneleştirmeye daha açık hale getirebilir.
Ama tekrar vurgulamak gerekir: Bu bir açıklamadır, mazeret değildir.
Toplumların en büyük yanılgısı şudur: Suçu yalnızca eylem anında görürler. Oysa suç çoğu zaman yıllar önce başlar; ihmal edilmiş bir çocuklukta, görünmez bir yalnızlıkta, müdahale edilmemiş bir travmada.
Erken müdahale programlarının, aile destek sistemlerinin ve ruh sağlığı hizmetlerinin güçlendirilmesi, yalnızca sosyal politika değil; aynı zamanda suç önleme stratejisidir. Amerika’da ve diğer ülkelerde yapılan bazı uzunlamasına çalışmalar, erken çocukluk destek programlarının ileriki yaşlarda suç oranlarını azaltabileceğini göstermiştir. Bu, romantik bir umut değil; veriye dayalı bir olasılıktır.
Belki de en rahatsız edici soru şudur:
Bir suçlu yaratılmadan önce, kaç kez yardım çağrısı duyulmadı?
“Kötülük” kavramı bizi rahatlatır çünkü bireyi şeytanlaştırmak, sistemi sorgulamaktan kolaydır. Oysa gerçek daha karmaşıktır. İnsan ne tamamen biyolojidir ne de tamamen çevre. İnsan, potansiyeller ve koşullar arasında salınan bir varlıktır.
Ve bazı koşullar, potansiyelleri karartır.
Eğer seri suçları gerçekten anlamak istiyorsak, yalnızca mahkeme tutanaklarına değil; çocukluk hikâyelerine bakmalıyız. Yalnızca suç mahalline değil; aile içi sessizliklere. Yalnızca failin eylemine değil; toplumun ihmallerine.
Kötülük doğuştan mı?
Bilim bugün için böyle bir kesinlik sunmuyor.
Ama şunu biliyoruz:
Travma işlenmezse, sessizlikle mühürlenirse, destek sistemleri kurulmazsa RİSK BÜYÜR.
Ve belki de mesele şu değildir: Bir insan neden suçlu oldu?
Asıl soru şudur:
O insanı suçtan önce kim gördü — ya da kim görmedi?






















