Dilin, kültürün ve kadın bedeninin görünmeyen savaşı
Eskiden edebin bir değeri vardı. Çekinirdik ahlakın kusurlu bulunmasından. Şu an neredeyse çekindiğimiz şey ise ahlaklı bulunmak… Göz hizamda bulunan gerçeklik, bunun fazlasıyla içimize işlemiş olduğunu tüm çıplaklığıyla retinama batırıyor.
“Hoş kelam”… Bu kelime grubu bir süre önce hayatlarımızdan silindi. Yerine “argo” olarak tanımladığımız, negatif kelimelerle dolu sokak jargonu geldi. Artık güzel şeylerden dahi bahsetmeye çalışırken hakaret ediyoruz.
Küfürler… Hepsi fazlasıyla cinsiyetçi. Bu konuda derdim inanılmaz büyük. Kadın bedeni üzerinden türetilmiş sayısız küçük düşürücü tanımlama var. İçine doğduğumuz vücudun neredeyse her parçası aşağılama niteliğinde kullanılıyor. Türetilen kelime gruplarının dayandığı gerçeklik fazlasıyla uygunsuz. Üstelik bunları günlük hayat içerisinde herkese, her ortamda çekinmeden kullanabiliyoruz. Bu kelime gruplarına müptela kadınlar da var… Kendi vücutlarını aşağılayan, ötekileştiren, cinsel anlamda objeleştiren bir tavra ayak uyduruyorlar. Bu cümle kalıplarının ağız dolusu bir özgüvenle telaffuz ediliyor olmasını da ayrı eleştiriyorum. Neden küfür ediyoruz? Üstelik kadın bedenini ve doğurganlığı dile dolayarak…
Küfür eden hemcinslerimiz için durum daha da ciddi boyutta. Bu işin hem sosyal hem de kültürel çıktıları inanılmaz ağır. Bu noktada sorulması gereken asıl soru şu: Neden kendi vücutlarımıza küfür ediyoruz? Doğurganlığımızın verdiği vasfı neden aşağılıyoruz? Ve bunu yaparken neden ataerkil kalıplar kullanıyoruz?
İçine doğduğumuz bedeni yargılama ihtiyacını geçtim; onu aşağılıyor olmanın neden rahatsız etmediğini konuşmak istiyorum. Bu farkındalığı tüm kadınlar arasında sağlamak önem arz ediyor çünkü bu davranış ve söylem bozukluğu toplumun neredeyse her kesiminde ve her yaş grubunda hızla yayılmaya başladı. Belki görülmüyor veya göz ardı ediliyor fakat aslında hakaret ederken kendi öz değerlerimize saldırıyoruz. Sizce neden kendi varlığımızı başka bir ağızla böylesine hırpalıyoruz? Bunu yaparken neden ataerkil kesiliyoruz? Neden kadın bedeninde bir erkek gibi konuşuyoruz? Üstelik bununla ciddi bir savaş verdiğimizi iddia ederken…
Feminizm bir gecede doğmadı. Adı 19. yüzyılda konuldu fakat eşitlik fikri insanlığın hafızasında çok daha eski izler taşıyordu. Bu yüzden feminizmden önce aynı düşünceleri savunan isimler bugün protofeminist olarak anılıyor. Platon’un Devlet‘te kadınların erkeklerle aynı haklara sahip olması gerektiğini savunması bunun en dikkat çekici örneklerinden biri. Yüzyıllar sonra ise Tamil azizesi Andal’ın yaşamı ve Tiruppavai adlı eseri de bazı araştırmacılar tarafından kadın özerkliği açısından yeniden okunuyor.
Feminizm, ortaya çıktığı günden bu yana tek bir düşünce etrafında ilerleyen durağan bir hareket olmadı. Her dönem, içinde bulunduğu çağın toplumsal, kültürel ve siyasal koşullarına göre kendi mücadele alanını yeniden tanımladı. Bu nedenle feminizmin tarihi genel olarak dört farklı dalga üzerinden ele alınır. Bu konu özelinde, her bir dalgayı kendisine has dönemsel süreçleriyle okuyucularıma vermek istiyorum. Bu meselenin özünde ne kadar ciddi yerlere uzandığını anlayabilmenin en keskin yolu olduğuna inandığım için kısa soluklu tarihî bir yolculuğa çıkacağız.
Birinci Dalga Feminizm (19. yüzyılın sonları – 20. yüzyılın başları), kadınların hukuki haklarını kazanma mücadelesine odaklanmıştı. Özellikle oy kullanma hakkı, eğitim hakkı ve mülkiyet hakkı gibi temel hakların elde edilmesi bu dönemin en önemli hedefleri arasında yer almıştı.
İkinci Dalga Feminizm (1960’lar – 1980’ler), eşitsizliğin yalnızca hukukla sınırlı olmadığını savundu. Kadının aile içindeki konumu, çalışma hayatındaki görünürlüğü, toplumsal cinsiyet rolleri, beden üzerindeki söz hakkı ve kültürel baskılar bu dönemin temel tartışma konularını oluşturdu.
Üçüncü Dalga Feminizm (1990’lar – 2000’ler) ise kadın deneyiminin tek bir kalıba sığdırılamayacağını öne sürdü. Irk, sınıf, kültür, din, etnik köken ve cinsel kimlik gibi birçok unsurun kadınların yaşadığı eşitsizlikleri farklı biçimlerde etkilediği vurgulandı.
Dördüncü Dalga Feminizm (2010’lardan günümüze) ise dijital çağın etkisiyle sosyal medya ekseninde büyüyen yeni bir mücadele alanı oluşturdu. Cinsel şiddet, taciz, çevrim içi şiddet, beden algısı ve kesişimsellik bu dönemin en çok tartışılan başlıkları hâline geldi.
Bütün bu dönüşümler gösteriyor ki feminizm, zamana, kültüre ve kuşaklara göre sürekli yeniden biçimlenen dinamik bir düşünce hareketidir. Mücadele alanları değişmiş, kullanılan dil dönüşmüş ve öncelikler farklılaşmıştır. Ancak bütün bu değişimlerin arasında değişmeyen tek bir gerçek vardır: Kadın bedeninin, kadın kimliğinin ve kadının toplum içindeki varlığının sahip olduğu değerin korunması. Bu nedenle küfür, yalnızca gündelik dilin sıradan bir parçası olarak görülemez. Aksine, kadını değersizleştiren, bedenini aşağılayan ve toplumsal varlığını hedef alan en yıkıcı sembolik şiddet araçlarından biridir.
Bütün bu sebeplerin ışığında, argümanımın altını bir kez daha çizmek istiyorum ki tarafı olduğunu iddia ettiğimiz eşitlik hareketinin (feminizmin) sınırlarını ve dayanaklarını iyi bilmemiz gerekiyor. Ataerkil bir sistemle baş etmeye çalışırken, sistemin jargonunu kopyalayarak kendi bedenlerimizin içerisinde birbirlerimizi aşağılamamayı öğrenmek durumundayız.
Bu noktada ayrıca mizah ve sarcasm’a değinmek istiyorum. Günümüzde bu çarpık söylemlerin çoğu filmlerde, dizilerde ve birçok çevrim içi medya platformunda karşımıza çıkıyor. Bunu normalleştirmiş ve bundan eğlenen bir kitle olduğu gibi, bunun normal olmadığını beyan eden bir topluluk da var. İşin en ilginci, bu duruma karşı yeterli seviyede ses yükseltildiğinde çoğu zaman öne sürülen ana savunma argümanlarından biri, bu diyalogların veya söylemlerin gerçeği yansıtmadığı, öylesine kurgulandığı üzerine oluyor.
Amerikan Kültürü ve Edebiyatı lisansına, Sanat ve Kültür Yönetimi yüksek lisansına ve antropoloji alanında doktora çalışmalarına sahip bir akademisyen olarak özellikle vurgulamak isterim ki; hiçbir kelime, hatta hiçbir noktalama işareti dahi anlamsız değildir. Dil yalnızca iletişim kurduğumuz bir araç değil, aynı zamanda kültürün, tarihin ve toplumsal belleğin en güçlü taşıyıcısıdır. Bu nedenle her harf, her kelime ve her söylem belirli bir anlam dünyasını temsil eder. Yani anlamsızlık sözlü ve yazılı dilde mümkün değildir. Bu yüzden “gerçeği yansıtmamaktadır” ibaresinin ciddi bir savsata olduğu kanaatindeyim.
Mizah da tıpkı edebiyat gibi bir sanattır fakat hiçbir sanat, insan onurunu istismar ederek kendi varlığını meşrulaştıramaz. Sanatın temel işlevi insanı küçültmek değil; düşündürmek, dönüştürmek ve geliştirmektir. Bu nedenle etik, sanatın önünde duran bir engel değil; onu anlamlı kılan en temel ilkedir.
Sokaktan medyaya, medyadan kültüre doğru dikey bir dönüşüm var. Normalleştiriyoruz, benimsiyoruz; daha da kötüsü bu cümle ve kelime kalıplarını sürekli kullanıyoruz. Bunlar nesiller boyunca uzanacak dil temelli bir özür hâline geliyor.
Söyleyebileceğim son şey şu: Kültür, dil ve insani ilişkiler istismar araçları değildir. Anormal olan şeyleri fark edip önüne geçmeyi öğrenmemiz ve bunların uygulayıcısı hâline gelmememiz gerekiyor. Sanat, kültür ve çeşitlilik; insani değerleri ayrım yapmaksızın yüceltir. Onları aşağılayarak kategorize etmez ya da değerlerinin altına indirmeye çalışmaz.
Birbirimizi severek var olmak yerine, neden birbirimizi kırmayı seçelim?
Her birimiz kendi özelimizde değerliyiz ve birleşerek bir bütünü temsil ediyoruz. Evrensel açıdan bu bütün; bir coğrafya, bir ulusal kimlik ve bir kültür olarak tanımlanıyor.
Ve bu hususta hataya yer yok.
Bütünü temsil etme noktasında hataya çoğu zaman yer yok.
Hep sevgiyi ve saygıyı seçmek dileğiyle,
Sevgilerimle,






















