Zamanın geçtiğini sanıyoruz, oysa geçen yalnızca zaman değil; onunla birlikte, fark etmeden biz de yer değiştiriyoruz. Bu değişim, ani bir kopuş gibi değil, yavaşça içimize işleyen bir çözülme gibi ilerliyor; dışarıdan bakıldığında fark edilmeyen ama içeride derin izler bırakan bir sarsıntı gibi...
İnsan bir sabah uyanıp bambaşka biri olduğunu fark etmez; aksine, aynı yüzle, aynı alışkanlıklarla devam eder hayatına fakat o tanıdık yüzün içinde çoktan başka birinin yerleşmiş olduğunu da hissetmeye başlar. Bu his, adını koyamadığımız bir eksiklik gibi durur; neyin değiştiğini bilemeyiz ama bir şeyin de artık eskisi gibi olmadığını inkâr edemeyiz. İşte o inkâr edemediğimiz şey, zamanın bizden sessizce aldıklarının değil, yerini değiştirdiklerinin izidir.
Zaman, büyük kırılmalarla değil, küçük vazgeçişlerle çalışır. Söylenmeyen cümleler, ertelenen kararlar, “şimdi değil” diye kapatılan ihtimaller sürekli birikir ve insanın iç dünyasında sessiz bir dönüşüm yaratır. Bu dönüşümün en belirgin olduğu anlar ise genellikle bekleyişin içine saklanır; çünkü beklemek, yalnızca zamanın geçmesini izlemek değildir, insanın kendi içinde yavaşça çözülmesidir de.
İnsan bir şeyin olmasını beklerken, aslında en çok kendinden uzaklaşır çünkü beklemek, dışarıdan bakıldığında durağan görünse de içeride sürekli hareket hâlinde olan bir süreçtir; insanın düşüncesi yer değiştirir, duyguları yön değiştirir ve sonunda beklenen şey geldiğinde onu karşılayacak olan kişi artık aynı kişi değildir. Bu yüzden beklenen şey ile ona ulaşan insan arasında görünemeyen, derin bir mesafe oluşur.
İşte bu yüzden bazı kavuşmalar beklediğimiz etkiyi yaratmaz. Arzuladığımız şeye ulaştığımız hâlde içimizde bir boşluk kalır. Bu boşluk, elde edememiş olmaktan değil, artık o şeye ait olmamaktan doğar çünkü zaman, bizden bir şeyleri alarak ilerlemez; bizi değiştirerek ilerler ve insan değiştikçe, sahip olmak istediği şeylerin anlamı da dönüşür. Bir zamanlar uğruna beklediğimiz şeyler, sonunda bize yabancı bir sessizlik bırakır.
Geçmişe duyulan özlem de çoğu zaman yanlış anlaşılır. İnsan aslında geçmişi değil, geçmişteki kendini özler. O günlerin koşullarını, mekânlarını ya da insanlarını değil; o anlarda hissettiği o tanıdık hâli geri çağırmak ister fakat hepimizin bildiği üzere, bu hiçbir koşulda mümkün değildir çünkü zamanın geri dönmemesinin nedeni, onun tek yönlü akışı değil; insanın eski hâline geri dönemeyecek olmasıdır. Geçmiş bu yüzden bir yer değil, artık var olmayan bir hâlin yankısıdır.
Gaddarca gelebilir ama zamanla kurduğumuz ilişki sandığımızdan çok daha fazla biçimde tek taraflıdır. Biz onu kontrol ettiğimizi, planladığımızı, yönettiğimizi düşünürüz. Oysa zaman, bizim üzerimizden ilerler; bizi dönüştürerek, eksilterek ve bazen de hiç fark ettirmeden yeniden kurarak. Biz yön verdiğimizi sanarken, aslında yön değiştiren biz oluruz hatta çoğu zaman bu dönüşümün ortasında hâlâ aynı kişi olduğumuzu zannederiz. Ta ki bir gün, hiç beklemediğimiz bir anda, kendi içimizden geçen bir düşünceye yabancılaşana kadar. İşte o an zamanın gerçekten ne yaptığını anlarız.
Aslında zaman hiçbir şeyi doğrudan almamış ama her şeyi yerinden oynatmıştır.






















