Doğa üzerine anlatılan hikâyelerin en ilginç tarafı, hiçbir zaman yalnızca doğayı anlatmamış olmalarıdır. Hepsi ilk bakışta ağaçlardan, nehirlerden, mağaralardan ya da dağlardan söz ediyormuş gibi görünürler. Oysa biraz daha yakından baktığınızda, bütün bu anlatıların aslında insanın kendisini anlamlandırma çabasına dönüştüğünü fark edersiniz.
Asturias'ın ( İspanya'nın kuzeyinde bulunan özerk bir bölgedir) folkloru da tam olarak bu hissi uyandırıyor. Kuzey bölgesi adına benim ilk dikkatimi çeken şey hiçbir zaman canavarlar olmadı. Odağımı esir alan unsurlar her zaman
Ağaçlardı.
Nehirlerdi.
Mağaralardı.
Dağlardı.
![]() |
İlk bakışta bunların yalnızca anlatıların geçtiği mekânlar olduğunu düşünebilirsiniz. Oysa biraz daha yakından baktığınızda, doğanın bu hikâyelerde yalnızca bir fon olmadığını fark ediyorsunuz.
O, hikâyenin kendisidir.
Modern dünyanın en büyük yanılgılarından biri tam olarak burada başlıyor. Doğayı sessiz sanıyoruz. Oysa insanlık tarihinin büyük bir bölümü boyunca hiçbir toplum onu sessiz bir oluşum gibi görmedi. Rüzgârın bir karakteri vardı. Ormanların bir hafızası… Nehirlerin bir iradesi…Dağların ise öfkesi…
Asturias'ın folkloru da bu düşüncenin en güzel örneklerinden biri. Burada doğayı anlamanın yolu, çoğu zaman onun yarattığı folklorik varlıkları anlamaktan geçiyor.
Trasgu…
Xanas…
Cuélebre…
Nuberu…
İsimleri birbirinden farklı olsa da hepsinin ortak bir özelliği var. Hiçbiri doğadan bağımsız değil çünkü insan, yüzyıllar boyunca yaşadığı coğrafyayı yalnızca gözlemlemedi. Onunla konuştu. Onu dinledi. Ona anlam yükledi. Tam da bugün folklor dediğimiz şey, yüzyıllardır bu ilişkinin içinde yaşamaya devam ediyor. Belki de geçmişte bunun adı da yalnızca yaşamaktı.
Ne gariptir ki teknoloji ilerledikçe doğayı daha iyi anlamaya başladığımızı düşünüyoruz. Aksine, belki de yalnızca onu açıklamayı öğrendik. Anlamak ise bambaşka bir bilinç hâlidir. Her açıklayabildiğimiz şeyi gerçekten tüm varlığıyla idrak edebiliyor muyuz? İşte aklımı kurcalayan asıl sorulardan biri bu. Örneğin, bir kasırganın nasıl oluştuğunu biliyoruz ama neden hâlâ gök gürlediğinde içimiz ürperiyor? Bir mağaranın jeolojik oluşumunu açıklayabiliyoruz ama neden karanlık bir mağaraya tek başımıza girmek istemiyoruz?
Çünkü insan, doğayla kurduğu en eski ilişkiyi bilgiyle değil, hisle kurdu. Folklor tam da bu hissin sözcüklere düşmüş hâlidir. Bu yüzden Asturias'ın yaratıkları bana hiçbir zaman yalnızca korku figürleri gibi gelmedi. Onlar, bir toplumun doğaya yazdığı mektuplardı. Anlam veremediği seslere… Sislerin içinde kaybolan patikalara… Dağların gölgesine…Ve geceleri yönünü değiştiren rüzgâra…
Her folklorik varlığın, insanın doğaya sorduğu ve hiçbir zaman kesin bir cevap alamadığı soruların yaşayan hâli olduğunu düşünüyorum çünkü doğa hiçbir zaman sessiz değildi. Biz, onu dinlemeyi bıraktık. Biz, onu görmezden gelmeyi seçtik.
Belki de tam da bu yüzden kadim inanışlar yalnızca anlatılar üretmekle kalmadı; insanın yaşadığı coğrafyayla kurduğu ilişkinin de ayrılmaz bir parçasına dönüştü. Doğaya yüklenen kutsallık, zamanla onu koruyan kültürel bir refleksi de beraberinde getirdi. Bu nedenle geniş ormanların, vadilerin, göllerin ve okyanus kıyılarının bugüne kadar doğal hâlini koruyabilmesinde yalnızca hukuki düzenlemelerin değil; yüzyıllardır aktarılan inanışların ve bu inanışları yaşatan toplulukların da önemli bir payı olduğunu düşünüyorum. Avrupa’nın ve Amerika’nın birçok bölgesinde yerli toplulukların ya da bölgenin sakinlerinin doğaya gösterdiği hassasiyetin temelinde de çoğu zaman bu kültürel hafıza yatıyor. Bu coğrafyalarda insanlar yalnızca toprağı korumuyor; onun taşıdığı anlamı da koruyor. Bu yüzden toprağın üretkenliğini betona feda etmek yerine, onu gelecek kuşaklara aktarılması gereken ortak bir miras olarak görüyorlar. İşte tam bu noktada folklorun en ilginç tarafı ortaya çıkıyor çünkü özünde folklor hiçbir zaman donuk bir yapı olmadı.
Folklor, içinde bulunduğu her çağdan yeni anlamlar alır, dönüşür ve yaşamaya devam eder. Ancak bu dönüşüm, geçmişi silerek gerçekleşmez çünkü kültür hiçbir zaman sıfırdan yazılmaz. Aksine her nesil, kendisinden önce bırakılan çekirdeğin üzerine yeni katmanlar ekler çünkü İnsan, açıklayamadığı hiçbir şeyi çıplak bırakmaz. Ona mutlaka bir hikâye, bir ritüel, bir tanrı ya da bir canavar verir.
Evrensel açıdan incelediğimizde, insanın doğaya hiçbir zaman yalnızca bakmadığını, ona kendi korkularını, umutlarını ve anlam arayışını da yansıttığını görüyoruz. Folklorik varlıklar da tam olarak bu ilişkinin sembolik ürünleri oldular. Bir başka ifadeyle, onlar yalnızca doğanın değil; insanın da hikâyesini anlatıyorlardı.
![]() |
Asturias'da bunun en güzel örneklerinden biridir. Burada kadim inanışlar yalnızca kültürel hafızayı değil, doğayla kurulan ilişkiyi de canlı tutuyor. Farklı bir açıdan bakıldığında kültür doğayı koruyor, doğa da kültürü beslemeye devam ediyor. Günün sonunda hangi yöne dönerseniz dönün, kazanan hem insan hem de doğa oluyor.
Bu yüzden bir bölgeyi anlamaya çalışırken yalnızca coğrafyasını okumanın yeterli olmadığını savunuyorum. Keşif hissi uyandıran toprak neredeyse, oranın inanışlarını, kültürel değerlerini ve mitolojisini de aynı dikkatle okumak gerekiyor çünkü bir toplumun kimliği, en çok anlattığı efsanelerde saklıdır.
























