Bazı kayboluşlar yalnızca bir insanı götürmez. Bir odanın ışığını söndürür, bir annenin sesini değiştirir, bir evin duvarlarına korkuyu yerleştirir. Ardından geriye yalnızca eksiklik kalır. Uzun, ağır ve insanın içine çöken bir eksiklik…
Türkiye’de kaybolan kız çocukları hakkında uzun uzun konuşmamız gerekiyor çünkü bazı toplumlar suçun kendisinden önce suça karşı sessizliği üretiyor. Sessizlik büyüdüğünde ise kaybımız yalnızca insanlarla kalmıyor; vicdan da yavaş yavaş fonksiyonunu yitirmeye başlıyor.
Bir çocuğun ortadan kaybolması yalnızca “adli vaka” değildir. Bu olaylar; toplumun güvenlik algısını, aile yapısını, sosyal denetim mekanizmalarını ve kolektif sağduyusunu doğrudan ilgilendiren ağır kırılmalardır.
Aslında suç hiçbir zaman kendi dinamiğini doğal yoldan şekillendiren bir olgu olmadı. Aksine, her suç; ihmallerin, görmezden gelişlerin, normalleştirilen tehlikelerin ve gecikmiş farkındalıkların arasında büyüyor. Bazen de bir apartmanın içinde, bazen okul yolunda, bazen herkesin birbirini tanıdığını sandığı mahallelerde…
İnsanı en çok sarsan şeylerden biri de bu değil midir zaten? Tehlike artık yalnızca karanlık sokaklarda yaşamıyor. Tehlike dediğimiz negatiflerle dolu olasılık bütünü, artık gündelik hayatın içine de karışıyor. Bununla da yetinmiyor, arsızca tanıdık seslerin arasına oturuyor. Bu yüzden çocuk güvenliği meselesini yalnızca bireysel korkular üzerinden değil, toplumsal bilinç üzerinden konuşmak zorundayız.
Hepimizin bildiği üzere, çocuklar dünyayı yetişkinler gibi okuyamaz. Bir bakışın niyetini, bir yaklaşımın tehdidini, bir manipülasyonun sınırını her zaman anlayamazlar. Bu sebebe dayanarak vurguluyorum ki: Onları koruması gereken şey yalnızca aileleri değildir; toplumun ortak refleksidir.
Unutmayalım ki kaybolan her çocuk dosyasında, zamana karşı bir yarış vardır. Süre ilerledikçe, bu yarış sert biçimde sorumluluklarımızı sorgulayan bir savaşa dönüşür. Bu dönüşümünse ciddi bir bedeli vardır. Bu bedel bize cevaplamamız adına 1 adet soru bırakır:
“Biz gerçekten birbirimizi koruyan bir toplum muyuz?”
Eskiden çocukların güvenliğini sağlamak adına onları göz hizasında tutmak yeterliydi fakat şu an teknolojinin hızlandığı, insanların birbirine fiziksel olarak yakın olsa da ruhsal olarak fazlasıyla uzak kaldığı bir zeminde hayatta kalmaya çalışıyoruz. Buradan çıkan sonuç bize gösteriyor ki sosyal ve kültürel taban fazlasıyla yıkıcı biçimde değişti. Hayatı deneyimleme, hayatı öğrenme sürecimiz gitgide daha kontrolsüz bir alana kayıyor. Yetişkinler bu yeni yaşam formuyla ve kontrolsüz alan gerçekliğiyle baş etme yollarını ararken, çocukların dijital alanlarda maruz kaldığı riskler de kesintisiz büyüyor. Kimlik gizleyen insanlar, manipülatif ilişkiler, sosyal medya üzerinden kurulan temaslar ve denetimsiz sanal alanlar her geçen gün suçun yeni yüzleri hâline geliyorlar. Bunu anlamadıkça, ağır bedeller ödüyoruz. Kabul etmekle yükümlüyüz ki yeni dünya sisteminde tehlike yalnızca sokakta değil, ekranın içinde de bekliyor.
Yine de mesele yalnızca korkmak değil.
Mesele, fark etmek.
Mesele bir çocuğa “hayır” deme hakkını öğretmek.
Mesele tehlikeye karşı savaşmayı göstermek.
Mesele şüpheli durumları küçümsememek.
Mesele çocukların anlattığı hiçbir şeyi “abartıyorsun” diyerek susturmamak…
Çünkü bazen felaketler, dikkate alınmayan küçük cümlelerin ardından gelir.
Adli bilimler bize şunu öğretir: Suçun ardından yalnızca deliller kalmaz. Suç; davranış örüntüleri, ihmaller, sessizlikler ve geç kalınmış fark edişler de bırakır. Suç, bir toplumun alıştığı usulsüzlükler üzerinden, hangi acılara duyarsızlaştığını da göstermeye başlar.
Ben en çok bundan korkuyorum… Ben, kayboluşların sıradanlaşmasından imtinayla çekiniyorum… Bir haber başlığının birkaç dakika içinde unutulmasından endişe duyuyorum… Bir çocuğun yokluğunun, gündelik hayatın telaşı içinde eriyip gitmesinden ödüm kopuyor… Çünkü hiçbir çocuk, unutulacak kadar yalnız olmamalı… Çünkü hiçbir çocuk böylesine bir kayboluşu hak etmiyor.
Sizce de artık kendimize o kaçınılmaz soruyu sormamız gerekmiyor mu?
“Biz çocukları gerçekten koruyor muyuz, yoksa yalnızca kötü bir haber gördüğümüzde kısa süreli vicdan rahatlatmaları mı yaşıyoruz?”
Final paragrafı olarak kaleme almak istiyorum ki: Bir toplumun gerçek ahlakı, en savunmasızını nasıl koruduğunda saklıdır ve çocuklar, bu dünyanın en savunmasız gerçeğidir. Masumiyetin temsili olan gerçekler hiçleştirilemezler.






















