Son birkaç yıldır Van Gogh’un eserleri, çizimleri ve mektupları yeniden müzayedelerin en çok konuşulan parçaları arasında yer alıyor. Milyonlarca dolarlık satışlar, kırılan rekorlar ve dünyanın dört bir yanından aynı tabloların peşine düşen insanlar…
Aradan geçen yüz yılı aşkın zamana rağmen neden hâlâ Van Gogh?
Bu sorunun cevabını sanat piyasasında aramıyorum çünkü bir tabloyu milyonlarca dolar eden şey yalnızca boya değildir. Bir insanı yüzyıllar sonra bile konuşturan şey de yalnızca yeteneği olamaz.
Burada üzerine düşünmemiz gereken asıl açmaz şu:
"Neden bazı insanlar öldükten sonra yaşamaya devam ediyorlar?"
Cevap, insanlık olarak değeri nasıl atfedebildiğimizi ve bu değeri layık gördüğümüz olguda nasıl istikrarı sağladığımızı öğretiyor. Bu sorgulama sanıldığından daha önemli çünkü Vincent van Gogh bu değerin atfedildiği insanlardan yalnızca biri.
Gogh.. Vincent.. veya Vincent Van Gogh.. Ne zaman adı geçse, resimlerinden önce hayatını konuşuyoruz. Kesik kulağını biliyoruz. Yoksulluğunu biliyoruz. Ruhsal çöküşlerini biliyoruz. Ölümünü biliyoruz. Peki ya tablolarını gerçekten biliyor muyuz?
Bu noktada çoğu zaman aykırı olasılıklar türetiyorum. Bana kalırsa, insan zihni aksi yönde çalışmaya eğilimli bir anatomik yapıdır. Bu konu özelinde teorim şöyle işliyor: bir sanat eserini anlamak emek ister. Bir insanın acısını anlamak ise yalnızca birkaç cümle…Bu yüzden her tuvalde fırça darbeleri sessizleşiyor ve biyografiler konuşmaya başlıyor. Yani özgeçmiş > eserin fiziki varlığı.
Ne tuhaf… Sanki sanatçıyı anlamak için eserlerine değil de yaralarına bakmamız gerekiyormuş gibi davranıyoruz. Oysa yaralar sanat üretmez, yaralar yalnızca acıtırlar. Sanat ise acının kendisini başka bir dile çevirebilme cesaretidir. Benim için Van Gogh’u diğerlerinden ayıran da budur.

Gogh, hüznünü resmetmedi. Hüznünün dünyayı nasıl gördüğünü resmetti. Bu yüzden gökyüzü dönüyordu.Bu yüzden yıldızlar durmuyordu. Bu yüzden sarı, yalnızca bir renk değildi. Belki de hiçbir zaman olmadı. - Çünkü bazı renkler gözle değil, ruhla görülür.
Sanat tarihine baktığımızda kusursuz ressamlar görüyoruz. Perspektifi daha doğru kullananlar…Anatomiyi daha iyi bilenler…Tekniği daha güçlü olanlar… Peki neden onların önünde saatlerce beklemiyoruz da Van Gogh’un önünde bekliyoruz? - Çünkü insan kusursuzluğu hayranlıkla izler ama kırılganlığı tanır.
Vincent Van Gogh’un tablolarına baktığımızda yalnızca boya görmüyoruz. Kendimizi görüyoruz. Eksik kaldığımız yerleri…Sessizce taşıdığımız yorgunlukları… Kimseye anlatamadığımız karmaşaları… Derimizin yüzeyine oturan çizikleri ve yaraları...
Belki de sanatın en büyük başarısı tam olarak budur. Bir üst cümlede var olan dağınıklığın tüm gürültüsüyle resmedilmesi... Açıkcası eserlerde ki estetik insanın öz benliğini anlatabilmesine araç oluyor hatta çoğu zaman tek taraflı çalışan bir müttefik halini alıyor... Tuvale işlenirken sadece yaratıcısına, gözlemlerken okuyucusuna çalışan bir müttefik...
Aslına bakacak olursanız, yüzyıllardır değişen rejimler oldu.Savaşlar yaşandı. Teknoloji baş döndürücü bir hızla ilerledi. İnsanlar aya gitti. Mars sıklıkla inceleniyor. Yapay zekâ resim yapmaya başladı ama biz hâlâ Van Gogh’un önünde duruyoruz. Ne garip değil mi? - değil. Bu ikilemi yaratmayı seviyorum çünkü düşündükçe, daha çok içine çekiyor sizi. Derine inerken, yüzeysellik sıyrılıyor ve alt mesajı görebilmenizi sağlayan bir boyut aralanıyor. -Van Gogh da pürüzsüz biçimde burada çalışmaya başlıyor.
Evet! Van Gogh'un önünde yüzyıllardır duruyoruz ve muhtemelen de durmaya devam edeceğiz çünkü bazı tablolar zamana ait değildir. İnsana aittir ve insan değişse bile, ruhunun bazı boşlukları hep aynı kalır.
Benim için Van Gogh’un ölümsüzlüğü hep burada saklı çünkü o bize yalnızca kendi dünyasına ait hüznü göstermedi. Hüznün, insanın dünyayı algılayışını nasıl değiştirdiğini de gösterdi. Bu yüzden o duygu, aradan geçen yüzyıllara rağmen hepimize farklı yerlerden dokunmaya devam ediyor.
Ve insan.. kendi duygularını tanıyabildiği sanatın önünden hiçbir zaman tamamen ayrılamıyor.






















