Ekranı açıyorsun. Bir yüz beliriyor. Tanıdık değil ama garip bir şekilde yabancı da değil.
Bir seri katil. Ama korkunç görünmüyor. Aksine…düzenli. Karizmatik. Kontrollü.
Hikâyesi var.
Travması var.
Anlaşılabilir bir geçmişi var ve tam o anda bir şey değişiyor. Onu izlemiyorsun—onu çözmeye başlıyorsun.
Modern anlatılar, şiddeti ortadan kaldırmıyor. Onu yeniden paketliyor. Artık mesele “birinin ölmesi” değil. Mesele, bunun nasıl anlatıldığı oluyor. Işık, renk, müzik, kamera açıları… Hepsi bir araya gelip şiddeti bir deneyime dönüştürüyor ve izleyici, bu deneyimin tam merkezinde konumlanıyor. Burada tehlikeli olan şey, şiddetin varlığı değil. Şiddetin estetikleşmesi.
![]() |
-Çünkü estetik, mesafe yaratır. Mesafe ise sorumluluğu bulanıklaştırır.
İnsan zihni karmaşık olsa da, aslında öngörülebilir bir stabilitesi de vardır. Görsel olarak servis edilen olgularda, bir noktadan sonra izlediğimiz şey bizi rahatsız etmemeye başlar, aksine bizi etkiler. Hatta… büyüler. Ölçeği daha da büyütmek gerekirse, kötü olan, “kötü” görünmemeye başlar. Seri katillerin, sosyopatların, psikopatların, mazoşistlerin, narsistlerin ve akla hayale gelmeyecek diğerlerinin yüzleri yumuşar. Hikâyeleri derinleşir ve izleyici, kendini istemeden de olsa onların iç dünyasına daha yakın hisseder. Bu bir empati değil. Bu, yönlendirilmiş bir yakınlıktır ve bu yakınlık, şiddeti sıradanlaştırır.
Bir zamanlar korkulan figürler, artık analiz edilen karakterlere dönüşür. “Nasıl biri?” sorusu, “Ne yaptı?” sorusunun önüne geçer. Bu küçük kayma, büyük bir kırılma yaratır çünkü odak değiştiğinde anlam da değişir. Böylelikle şiddet artık yalnızca bir eylem değildir.
Bir anlatı aracıdır.
Bir stil unsurudur.
Bir estetik tercihtir.
Ve tam burada zihnim, 2 adet önemli olduğuna inandığım soruyu türetir:
Biz hâlâ şiddetten mi korkuyoruz, yoksa onu izlemekten keyif almayı mı öğrendik?
Cevap konforlu değil çünkü modern izleyici "yalnızca tüketen bir insani topluluk" başlığı altında küçümsenemez. Her bir izleyici, kendi özelinde, yeniden üreten bir parçadır ve bu parçalar çok daha büyük bir sosyal dinamiğin( sosyal birlik) temelini oluşturur. Bu dinamik düzenli ve istikrarlı bir görsel manipülasyonla dönüşüme uğrayabilir çünkü her izleyici izlediği şeyi normalleştirir. Paylaşır. Yorumlar ve fark etmeden yayar. Dolayısıyla şiddet yalnızca ekranda kalmaz. Algının içine yerleşir.
Bunun sakıncalı olmadığını düşünebilirsiniz. Sonuçta yıllardır izlediğimiz sayısız aksiyon/gerilim/cinayet filmleri-serileri var fakat geçmişe nazaran problemli karakterlerin daha sempatikleştirildiği bir kurgu düzlemi yaratıldığını düşünüyorum. Eskiden izlediğimiz her filmde kötü/iyi ayrımı köşeleriyle beraber fazlasıyla netti. Kötü karakterlerin yaptıkları yıkımlarla direkt yansıtıldıkları, insan algısına sempatik gelen davranış + görünüş paketiyle de servis edilmedikleri yapımlar izliyorduk. Çoğu kült filmlerde/serilerde karakterlerin gerçek yüzlerini dahi görmezdik ve hepsi işledikleri seri suçların çirkinlik derecesine uygun dış görünümlere sahiplerdi. Jason Voorhees, Freddy Krueger, Leatherface (Sawyer) bunlara örnek olarak gösterilebilir.
Karakterin suratının açıkça sergilendiği ve maskülen bir edayla sunulduğu filmler de dahi izleyici kalpten karakteri idolleştirmezdi. Mesela American Psycho üzerine konuşmak istiyorum. Film süresince bizim ilgi alanımızda olan şey Patrick Bateman’ın pürüzsüz, bebeksi suratı değil, işlediği suçların dozuydu. Hiçbirimiz Patrick’i aşık olunacak ideal bir sevgili veya hayran olunacak bir ikon olarak benimsemedik. Ne kadar yakışıklı sunulursa sunulsun, Patrick bir psikopattı ve izleyicilerin zihnine bu fazlasıyla işleniyordu. Bugün bile kendisini motorlu testeresi ve smokiniyle hatırlıyorum, masasında tüm konforuyla oturan, iyi bir bankanın ikonik başkan yardımcısı olarak değil. İlginç olan yanı şu ki: iki tarafına da film boyunca sayısız kez şahit olmamıza rağmen kişisel sadistliği oyunu almayı başardı. Yakışıklıydı ama bir seri katil olduğu gerçeğini bastıramadı ve tatlı bir duygusallığa dönüştüremedi.
![]() |
Popüler kültürün içerisinde yazılan/çizilen/yeniden uyarlanan sorunlu karakterlerin inanılmaz estetik sunulan tarafları var. Mesela Dahmer üzerinden gidelim. Evan Peters’ın sorunlu karakterlere hayat vermek üzerine neredeyse insanüstü bir yeteneği var. American Horror Story dizisi sebebiyle edindiği hayran kitlesi ise fazlasıyla büyük. Dolayısıyla hayat verdiği Dahmer (orijinal adı Monster: Jeffrey Dahmer’s Story), kendisinin de etkisiyle çok fazla adli gerçekliğe saplanmamızı ve Dahmer’i doğru konumlandırmamızı sağlayan bir algı yaratmadı. Oynadığı yapım fazlasıyla övüldü ve Dahmer istemsizce—geçmişine ve yaptıklarına rağmen—popüler hâle getirildi.
Diğer bir örneği Edward Theodore Gein’in mini dizisi (orijinal adı The Monster: Ed Gein’s Story) üzerinden vermek istiyorum. Ed Gein asla dizide gördüğünüz gibi atletik, yakışıklı ve fazlasıyla çekici bir adam değildi. Aksine, polis kayıtları, ifadeler ve biyografiler onu solgun, ifadesiz ve sosyal açıdan silik olarak tanımlar. Ek olarak, içine doğduğu Wisconsin kırsalını yansıtan bir görünümü ve kırsallığın izlerini taşıyan içe dönük bir duruşu vardır. Dizide ise oyuncunun (Charlie Hunnam) sahip olduğu aura’nın, Ed Gein’in farklı tanımlanmasına yol açtığını düşünüyorum—hele hikâyesini hiç bilmeyenler tarafından.
Neden Ed Gein’e fiziksel olarak daha fazla benzeyen bir oyuncunun başrolde olmadığı ya da neden Hunnam’ın Ed Gein’e her şeyiyle ama özellikle içinde bulunduğu yaş bazlı tamamen benzetilmediği (Gein yakalandığında 50–51 yaşlarındaydı. Annesi 1945’te vefat ettiğinde 39 yaşında olduğu biliniyor. Annesinin 1945’teki ölümünün ardından davranışlarında belirgin bir kırılma yaşandığı, ancak bilinen cinayetlerini 1950’lerin ortasında, yaklaşık 48 yaş civarında işlemeye başladığı kabul ediliyor) sormak istediğim sorulardan bazılarıdır.
Bununla birlikte, neden Ed Gein’in çekici bir çıplaklıkla dizide sunulduğu ve böylelikle kendisinin bir şekilde arzu nesnesi hâline getirildiği de ekstradan sorgulanmalıdır.
Öte yandan, diziyi izlemiş biri olarak söylemek istiyorum ki dizinin birçok yeri de kurgudur. Ed’in yaşam hikâyesinde bu kadar sosyallik ve flörtözlük bulunmaz.
İşte tam olarak bu gibi detaylar sebebiyle oyuncuların canlandırdığı yüzlere kanıp bu tarz bireylerin gerçekte toplumsal kimliğe ve birliğe ne kadar hasar verdiklerini unutuyoruz ve aslında “Bu doğru mu?” sorusunun yerini ise “Bu etkileyici mi?” almaya başlıyor. İç hesaplaşma bozuluyor. İşte o anda tüm sınırların çizgisi siliniyor ve şiddet, ahlaki bir problem olmaktan çıkıp estetik bir tercihe dönüşüyor.
Tüm bunların ötesinde, asıl kırılma noktasının şu olduğu görüşündeyim:
Popüler kültürün öğesi olan medyanın bu sunumları sebebiyle artık problem şiddetin kendisi değil, ona bakarken hiçbir şey hissetmiyor oluşumuz hâline geldi. Aslında hem şiddetin gerçek anlamını hem onu doğuran dinamiklerin üstüne eğilme ihtiyacını hem de ona karşı duyarlılığımızı kaybettik.
Normal ve popüler saydığımız şeylere dikkat kesilmemiz gerekiyor.
Yeni normallerimiz ve yeni nesil popülerite anlayışımız fazlasıyla tehlikeli.
























