Aralıklı yazıyorum bu aralar. Yaşadığım yasla baş etmeye içimde derinleşen boşluğu anlamaya çalışıyorum. Her zaman o boşluğa bakamıyorum. Büyük bir parçam kardeşimin ölümüyle birlikte koptu gitti. Bu yaşıma kadar epey kayıplar yaşadım. Onlarla birlikte çocukluğumun, gençliğimin, orta yaşlılığımın yaşanmışlıkları da yavaş yavaş kaybolmaya başladı. Fotoğraflar olmasa “böyle günleri yaşadım mı?” diye düşünesi geliyor insanın. Gazetecilik mesleğinde 32 yıl çalıştığım TRT’de sanki hiçbir şey yapmamışım gibi geliyor. Habercilik alanında yazdığım kitaplar, yetiştirdiğim öğrenciler olmasına rağmen bir şey yapmamış duygusu bugünlerde hâkim. Yaşadığım süreci anlamaya çalışıyorum, daha az insanla görüşüyorum, entelektüel faaliyetlerim azaldı gibi. Gerçi dünya ve ülke sorunları üzerine düşünmeye devam ediyorum. Bazen kafamda farklı yazılar kuruyorum, giriş denemelerinde bulunuyor. Mesela güftelerimin yer aldığı 5-6 şarkı sözü daha yazarsam Toplu Eserler 3 adıyla çıkarmayı planladığım eseri düşünüyorum. Ayrıca ikili ilişkiler üzerine yazdıklarımı da kitaplaştırmayı planlıyorum. Hevesim az. Ay sonuna kadar yaklaşık 27 yıldır yaşadığım Ataköy’den taşınacağız. Yeni yaşam alanım Sarıyer’de olacak. Dostlarıma daha yakın olacağım. Ama okula gidiş-gelişlerim, geceleri takılmalarım zor olacak. Yeni bir dönem içindeyim ey okuyucu, ben de böyle sınanıyorum.
xxx xxx xxx xxx xxx
Yazılarımı okuyanlar küçük şeylerin ilgimi çektiğini bilir. Bunlardan biri rapora bağlı reçeteli ilaçlar. Kalp, böbrek, akciğer vb. hastalıkları olanlar bu ilaçları her yıl doktora yeniden yazdırmak durumunda. Bu özellikle yaşları 70 ve üzerinde olanlar için oldukça zor bir süreç. Kayınvalidemden biliyorum 90 yaşına yakın, yürümekte zorlanıyor. Eşim ona rapor almak için onu tekerlekli sandalyeye bindiriyor her defasında mutlaka taksi ile ilgili sağlık kurumuna getirmek durumunda kalıyor. Bir anlamda anasından emdiği süt burnundan geliyor! Sadece o değil başkalarını da görüyorum hastane koridorlarında.
Halbuki bunların saptanmış kronik rahatsızlıkları var. Aile ve işyeri hekimleri bu rapor süresince ilaçlarını yazıyor. Ancak rapor süresi bitince ya da ilaçlarını bir süre alamayınca yeniden rapor yazdırmak durumunda kalıyorlar. Bence bu konuda çözüm bulmak, bu tür kronik hastaları ve yakınlarını rahatlatmak gerekiyor: Bunun için raporun geçerlilik süresini beş yıla çıkarmak bir ilk adım olur. Adı üstünde bu rahatsızlıklar kronik olduğundan ölene kadar rahatsızlıkları nedeniyle bu insanlar ilaç almak zorunda. Belki de bir defa rapor almak yeterli olmalı. Burada bu konu ya suiistimal edilirse kaygısı olabilir. Örneğin rahatsızlığı olan kişinin ölmesi durumunda ilaçları alınıp eczanelere satılabilir kaygısı olabilir. Bu mümkün. Ama o zaman da ağır yaptırımlar getirilir. Örneğin alınan ilaçların iki kat bedeli geri istenir. Çözüm hukuksal açıdan bulunabilir. Önemli olan istemek. Böyle bir çözüm rapor için hastanelere gitmek zorunda olan yaşlıların bürokratik nedenle yol açtığı birikimin, yığılmanın önüne geçilebilir, doktorlar açısından da bu bir ferahlama getirebilir. Türkiye’de bu türden hastaların sayısının ne olduğu sağlık bakanlığı verilerinde vardır. İktidar ya da muhalefet partileri bu konunun çözülmesi için adım atabilir. Belki partiler bunların küçük şeyler olduğunu düşünüp daha büyük konuları gündeme taşımayı öne alıyor. Ama bunlar hayata dokunan, yazılmayan, görülmeyen şeyler.
xxx xxx xxx xxx xxx
Geçen hafta birkaç kez Ataköy’den Başakşehir Çam ve Sakura Şehir Hastanesi’ne gitmek zorunda kaldım. Önce M9 Ataköy-Olimpiyat; daha sonra da M3 Bakırköy-Kayaşehir metro hattına bindim. İkisinde de dikkatimi şu çekti: Hangi istasyona gelindiğini belirten ışıklı elektronik bir pano vagonlarda bulunmuyor. Ayrıca Marmaray ya da metrobüslerde olduğu gibi hangi istasyona gelindiği gelmeden önce sesli olarak anons edilmiyor. Özellikle baktım: Kapılar açıldıktan bir ya da iki saniye sonra hangi istasyona gelinmiş ise onun adı söyleniyor. Hâlbuki Marmaray’da olduğu gibi “gelecek istasyon…” denilse iyi olur. Görmeyen vatandalar da var üstelik. YA da insanlar dalgın olabilir. Kimse bu durumdan şikayetçi değil o da dikkatimi çekti. Herkes bu duruma alışmış.
Marmaray’da da geçen Cumartesi günü (18 Temmuz 2026) Suadiye istasyonundan eşimle bindik Göztepe istasyonunu geçtik. Feneryolu’na yaklaştığımızda şu anons yapıldı: “Gelecek İstasyon Göztepe…” Dalgın bir vatandaş dikkat etmese Feneryolu istasyonuna daha var diye oturduğu yerden kalkmaz boş yere zaman kaybedebilirdi. Saatime baktım o an: 17.22’ idi. Dijital bir ortamda bu nasıl oldu? Kimse “aaa” bile demedi. Böyle aksamalara o kadar alışmışız ki, bunları gündelik yaşamımızda normalleştiriyoruz. Bu yazıyı okuyanların bir kısmının “o kadar büyük meseleler varken bu kadar küçük şeyler önemli mi” diye serzenişte bulunduğunu işitir gibiyim. Küçük meseleleri umursamaz hale geldikçe, onları yok saydıkça, o konularda duyarsızlaştıkça büyük meselelerde çözülemez. Hep büyük meseleleri çözmeye odaklanan ama çözemeyen giderek onların da kronikleştiğini fark edemeyen bir toplum haline dönüştük. Bence siz de ikili ilişkiler de dahil yaşamın her alanında çevrenizde süregelen, çözülmeyen, önemsenmeyen, görmezden gelen konular var mı? Bir düşün! Sadece düşünün! Ya da birlikte düşünelim!






















