Gündelik hayat pek çok konuda ipuçları veriyor, tekil bir olay bazen nasıl bir zihniyet tarafından kuşatıldığımızı bunun fark edilmediğini gösteriyor. Mikro ilişkilerin gündelik yaşamda belirleyici bir rolü var. Belirli rutinleri tekrarlayarak yaşıyoruz, fark etmeden belirli sözcükleri yineliyoruz.
Mikalro an belki de en zor değişebilecek alan. Bireyler konfor alanlarından çıkmadıkları, o alanı korudukları bir alan. Böyle bir alanda insan beyni de daha az enerji sarf ettiğinden o alan kolay kolay terk edilemiyor. Yeni davranışlar, yeni düşünceler edinmek beyni buna hazırlamak daha fazla enerjinin harcanması demek. Mikro alanda ilişkilerin zor değişeceğinin farkında olan İngoborg Bachman onun için şu saptamada bulunuyor:” Faşizm, ikili ilişkilerde başlar.” O, ikili ilişkilerde güç, iktidar mücadelesine işaret etse de bunun mikro alanda “faşizm” olduğunu kabullenmek kolay olmuyor. Bence vurgulanması gereken nokta da tam burası: Bazı davranışlar, sözler insanların ağızlarından yılların alışkanlıklarıyla kolayca çıkabiliyor. O sözlerin gündelik yaşamda hangi ideolojilere karşılık geldiği, hangi kültürel örüntüleri sürdürdüğü üzerine pek düşünülmüyor. “Enformasyon bombardımanı” altında her an ilgisi başka bir şeye yönelen insanlar bunun pek de farkında olmuyor. Bazı sözler söyleniyor, bu sözlerin bireyin hayatında neye denk geldiği, neyi tetiklediği önemsenmiyor. Tepki gösteren birey “alıngan, duyarlı” gibi etiketlerle çerçeveleniyor. Bir tür damgalama. Ama eskiden Amerika’da sürülerin başka sürülerle karışmaması için kızgın demirle yapılan türünden değil. Daha incelikli, daha modern görünümlü.
Geçen gün eve dönerken Şirinevler köprüsünü geçtikten sonra 30 yaşlarında uzunca boylu esmer bir genç telefonda konuştuğu arkadaşına şöyle dediğini duydum: “Oğlum, ben aptal mıyım? Benim alacağım kadın evde kalacak yemeğimi yapacak ve beni bekleyecek”. Önce sıradan gibi gelen bu sözün toplumsal cinsiyet eşitsizliğini nasıl yansıttığını fark ettim. Bu düşüncenin geleneksel, muhafazakâr kesimlerde daha ağırlıklı biçimde olduğunu aklımdan geçirdim. Genç görünümüyle moderndi ama bu düşüncesiyle on beş bin yıllık ataerkil kültürün günümüzdeki temsilcisiydi. İdeolojik hegemonya bilince bu tür sözlerle sızıyor. Ataerkil kültür kadının eve kapatılması süreciyle başladı. Genç adam farkında olmadan o dönemin günümüzdeki temsilcisi oluverdi birden zihnimde. Aslında talebi kadının eve kapatılması, ona bağımlı halde olması, kadının ihtiyaçlarını kendisinin karşılaması ama karşılığında onun hizmetini yapması ve evden dışarı çıkmayıp sevgisini sadece kendisine göstermesiydi. Bu tür bir istek masum görünebilir. Ama öyle değil. Kadının eve kapatılması, sosyal hayattan izole edilmesi düşüncesinin kökleri oldukça derinde. Genç adam kadından iki rol üstlenmesini bekliyor: Birincisi evinin hizmetçisi olması, ikincisi ise evinin kadını olması, o ataerkil kültürün üçüncü özelliğini o an aklına getirememiş! Ataerkil kültür kadından anne olmasını da bekliyor. Bu üç işlev yani evde hizmetçi, yatakta fahişe, istenilen durumlarda sevgisini gösteren anne. Bir kadının karşılamayacağı görevleri ondan beklemek ikili ilişkilerin yürütülmesi zorlaştıran bir faktördür. Zaten bu anlayış kadını edilgen konumda görmek istemektedir. Kadının özneliğini yok saymakta onun özne olmasını engellemektir. Bir anlamda efendi –köle diyalektiğini kadın üzerinden gerçekleştirmeyi hedeflemektedir.
Bu sözün geçerliliğin günümüzde ne kadar mümkündür diye düşündüm. Kent nüfusunun yüzde 90’lara uluştığı bir ülkede kadınların bu konumu kabul etmelerinin zor olacağı geldi aklıma. Köylerde yaşayanlar da televizyon dizilerinde gördükleri dünya çerçevesinde geleneksel model dışında kendilerine davranılmasını talep eder hale geliyor. Oradaki kadın temsilleri de edilgenliği pek kabul etmiyor. Edilgen tutumlara karşı kadınlar kendi var oluşlarına son veriyor: İntiharı seçiyorlar. 1990’larda Güneydoğu’da artan genç kadın intiharlarının altında da bu gerçek vardı. Yani bu sözün geçerliliği sınırlı yerde sınırlı zamanda mümkün.
Üstelik muhafazakâr kadınlar da artık sosyalleşmek, seküler kadınlar gibi benzer ortamlarda –kafeler, parkla, vb.- görünür olmak istiyorlar. Kamusal alanda var olmak onların da vatandaşlık hakkı. Dolaysıyla böyle düşünen erkeklerin işi oldukça zor.
Üstelik ekonomik koşullar da kadınlarında eşitsiz koşullarda da olsa istihdamda yer almalarına zorluyor. Kadınlar da bilgi beceri ve yeteneklerini kullanmak, var oluşlarını gerçekleştirmek istiyor. Bu tür basit gibi görünen sözler onların kendilerini gerçekleştirmelerini engelliyor, kamusal alanda var olmalarını engelliyor, onlara sınır koyuyor. Oysa günümüzde muhafazakâr kadınlar da daha iyi koşulları yaşamak, daha mutlu olmak istiyor. Bunun sosyal hayatta erkeklerle birlikte gerçekleştirebileceklerinin farkındalar.
Son olarak bu genç adam bu sözü niye söyledi? Ne yaşamış olabilir diye düşündüm. İlk muhafazakâr olduğundan doğal olarak böyle düşünebilir diye aklımdan geçirdim. İkinci olasılık, geçmişte yakın ilişkide bulunduğu kızlarla yaşadığı sorunlar nedeniyle böyle düşünmüş olabilir. Yani öğrenilmiş çaresizlik nedeniyle bu tür bir düşünce zihninde oluşmuş olabilir. Bu durumda o genç adam bir uçtan karşı uca da savrulmuş olabilir. Yaşanan bazı olumsuzluklar bizi savrulmaya yöneltmemeli. İnsan denemeyi bırakmamalı. Belki onu anlayan biri çıkabilir, iyi ilişki kurabilir. Ama o kendini kızlarla ilişki konusunda yeterli de görmeyebilir. Kızları ikna edemediğini düşünebilir. O zaman kendisini, zihniyetini değiştirmesi gerekir. Yaşadığı ilişkiler üzerine düşünüp nerede hata yaptığını, ya da neden böyle olumsuzluklar yaşadığını düşünmelidir. Tersi durum insanın kendisine ket vurmasıdır. Bir kere dünyaya geldiğimizi unutmadan, kendimizin daha iyi versiyonunu nasıl oluşturacağımızı sürekli düşünmeliyiz. Evet, “dışarda kötülük var.” Kötü insanlar da var. Bu insanlara rağmen biz kendimizi koruyacağız, hümanist değerlerimizden vazgeçmeden yolumuza devam edeceğiz. Yoluna devam edenlere selam olsun!






















