Hayatımızı etkileyen şeylerin büyük bir bölümü küçük şeyler. Farkına varmadığımız, varamadığımız şeyler. O kadar büyük şeylere odaklanmışız ki küçük şeylerin hayatımızdaki ağırlığını önemini ıskalıyoruz.
Bu birazda beklentilerimizin hep makro düzeyde olasıyla ilgili. Oysa mikro düzeyde değişmesi, dönüşmesi gereken şeyler var. Makro düzeyde gerçekleşen değişikliklerin otomatik olarak mikro düzeyi de değiştireceğini varsayıyoruz. Oysa öyle olmuyor. Sovyetler Birliği ve diğer sosyalist ülkelerde yaşanan deneyimler bu süreçlerin eş zamanlı biçimde gerçekleştirilmediğini ortaya koydu. Bunlardan ne kadar ders aldık? Emin değilim.
Küçük şeyler, mikro yaşantımızda ortay çıkıyor. Örneğin toplumsal hayatta karşılaşmalarda selamlaşma, birini dikkate alma ya da tersi durumlar. Birinin özel bir gününe değer verme ona kendisini iyi hissettirme, onunla kısa süreli de olsa keyifli anlar yaşama. Başbaşa kalma, kahve içme, tiyatroya gitme, farklı sanatsal, entelektüel etkinliklerde bulunma, eğlenme, dans etme, vb. şeyler yani birbirine vakit ayırma, birbirine ilgi gösterme bireysel alanda yaşanan mikro durumlardır. Küçük, küçücük şeylerdir ama karşılıklı mutluluk zemini yaratır. Ne bileyim uzun zamandır görmediğiniz birini arama, sohbet etme, vb. Bunlar için parasal kaynak da ayırmaya gerek yok. Sadece insani değerlere sahip çıkmak, insani değerlere önem vermek önemli. Birkaç güzel söz günün iyi geçmesi için yeterli. Ama biz sevgi sözcükleri cimrisiyiz. Farkında mıyız bilmiyorum? Ben çevremdeki konuşmalara dikkat ederim, gazetecilikten gelen bir alışkanlık. Pek sevgi sözcükleri kullanılmıyor, kullanılsa da bile kelimelerin duygusal ağırlıklarını söyleyen hissetmeden kullanıyor. Sözcükler içi boş balonlar gibi navada uçuşuyor. Bur bireysel alanda farkına vararak düzeltilebilecek bir şey. Karşılıklı ilişkilerin daha nasıl kaliteli hale getirilebileceği konusunda belki de topluma sevgi eğitimi verilmeli. Bu kadar kutuplaşmanın olduğu bir ülkede bunun biraz ütopik olduğunu biliyorum. Üstelik İflah olmaz bir romantik yanım var. Ama ütopyası olmayan, hümanistik değerlere sahip çıkmayan toplumlar var oluşlarını sürdüremez.
Asıl küçük şeyler kamusal alanda ortaya çıkıyor. Herkes yakınıyor ama bir şeyler düzelmiyor. Örneğin Çetin Altan, “kaldırımların yüksekliği ile medeniyet arasındaki ilişki ters orantılı” diye yazardı. Şimdi de değişen bir şey yok. Üstelik aradan neredeyse 40 yıl geçti. Örneğin Eyüpsultan Belediyesi sınırları içinde Haliç Üniversitesi ile Alibeyköy Metrosu’na giden kaldırım o kadar dar ki bir engellinin oradan geçmesi, yürümesi mümkün değil. Başka belediyelerde de bu durum gözlenebilir. Küçük şey bu ama dışlayıcı bir tutum içeriyor. Sağlıklı olanlar dışındakileri dikkate almayan bir durum bu. Oysa kaldırımlar engellilerin de geçeceği gibi düzenlenebilir.
Yine Haliç Üniversitesi girişinde yolda araçların yavaş gitmesi için ışık sistemi yok. Bu konuda öğrenciler e mail atmasına rağmen talepleri karşılık bulmadı. Araçların yavaşlaması ve trafik lambası konulması için orada ölümlü bir kazanın mı yaşanması gerekiyor?
Benzer örneği M 9 Metrosu ile ilgili söyleyebilirim. Bir ay öncesine kadar Ataköy çıkış yönünü belirten bir levha yoktu. İnsanlar şaşırıyordu. Yön belirten levhaların konulması, vatandaşın dikkate alınması bu kadar da zor mu? Nihayet yapıldı. Biliyorum küçücük şeyler bunlar. Mikro alanda fazla dikkate alınmayan.
Haliç Üniversitesi ile Alibeyköy Metrosu arasındaki asfalt yolda yağmur sonrası bozuk olan yolda su birikintileri oluşuyor, otomobiller, kamyonlar hızlıca geçiyor ve yoldan geçen öğrencilerin, vatandaşların üzerlerine o kirli su sıçrıyor. Sürücüler yavaşlayıp gitmiyor. O güzergâhta Haliç Üniversitesi yönünden gelen araçlar için yavaşlamalarını içeren bir ışık sistemi yok. Sürücüler hafif virajlı yola oldukça hızlı giriyor, yayalara da öncelik verilmiyor. Ama yayaların geçeceği bölümde trafik lambaları var. Oysa bunlar birbiri ile senkronize olmalı. Biliyorum bunlar küçük şeyler oldukça küçük. Mikro alanda çözüm bekleyen işler.
Bir başkası da metrobüslerde tutacaklar. Çoğu kırık, yeterince yok. İETT düzenli bakım yapamıyor galiba. Bir de tutacakların olduğu yerler Türk insanın ortalama boyunun bir metre 75 santim olduğu varsayımıyla yapılmış. Ama bu gerçeğe uygun değil. İstanbul ulaşımında tutacak sorunu oldukça küçük, küçücük bir sorun.
Yine en çok karşılaşılan mikro sorun pisuvarların ortalama Türk insanın boyunun dikkate alınmadan yapılması. Ayakları üzerine dikilmeden insanlar ihtiyaçlarını gideremiyor. Bunları yapanlar neden insanların anatomisini dikkate almaz.
Böyle oldukça küçük mikro sorunlardan söz edebilir ve örnek verebilirim. Biliyorum bunlar oldukça küçük, küçücük sorunlar. Ancak kamusal alanda bizler bu mikro sorunları çözmeden bu konuda adım atmadan makro sorunları ne kadar çözebiliriz? İkisinin birbiriyle bağlantılı ama eş zamanlı süreçlerle ele alınması ya da çözülebilecek olanların mikro düzeyde de olsa adım atılması gerekmez mi/ Ama önce ergonomiyi hayatımıza sokmalıyız! Ergonomiden bu kadar uzak yaşamanın sonuçları belki de bu. Ne dersiniz?






















