Türkiye’de kuşak konusunda tutarlı yazılarıyla tanınan Yalçın Küçüktür. O, anımsadığım kadarıyla Türkiye Üzerine Tezler kitabında Osmanlı’dan itibaren kuşak tanımlaması yapmıştı. Sol içinde en önemli kuşaklar 1968 ve 1978 kuşağı olarak adlandırılır. Aslında her on yılda bir Türkiye’de yeni bir kuşak da ortaya çıkmıyor. Şimdi kuşaklar tanımlaması daha çok harfler üzerinden yapılıyor: Y, z, alfa gibi…
Ben sol kültürde unut(turul)an, bir kuşağı gündeme getirmek istiyorum: 1973 kuşağını. Kuşaklar aynı dönemde benzer sorunlarla karşılaşan ve bu sorunları aşmak için çaba harcayan benzer yıllarda doğmuş kişileri kapsıyor. 12 Mart romanlarında 1947’lilerden söz edilir ki bunların çoğunluğunda Türkiye’de 68 olaylarında yer alan kişilerin hayatlarından kesitler yer alır.
1973 kuşağı, benim gibi 1955-1956 yılında doğan ya da 1973 yılında üniversiteye başlayanları kapsıyor. O dönemde liseden üniversiteye geçen 12 Mart faşizminin etkisinden kurtulmaya çalışan bir Türkiye’den söz etmek mümkün.
12 Mart 1971, dönemin Genelkurmay Başkanı Memduh Tağmaç’ın çok yerinde saptamasıyla toplumsal bilincin ekonomik gelişmeyi aştığı bir dönemin askeri müdahaleyle durdurulması süreciydi. Sol hareket içinde yer alanların çoğu hapisteydi. Üniversiteye o yıl başlayan muhalif gençler el yordamıyla sosyalizmi öğrenmeye, çalışıyor ve demokratik, özerk üniversite mücadelesi yürütüyordu. Baskı ortamından yeni yeni çıkılıyordu. Korkunun sisi hafifçe dağılıyordu. 14 Ekim 1973 seçimleri olmamıştı daha.
Başucu kitaplarımız Huberman’ın “Sosyalizmin Alfabesi”, Georges Politzer’in “Felsefenin Başlangıç İlkeleri” ve “Felsefenin Temel İlkeleri”, Nikitin’in “Ekonomik Politik”, Zubritski, Mitropolski, Kerov’un “İlkel Topluluk, Köleci Topluluk, Feodal Topluluk” ve “Kapitalist Toplum”, Stalin’in “Diyalektik ve Tarihsel Materyalizm”, Dr. Hikmet Kıvılcımlı’nın “Diyalektik Materyalizm” ve “Tarihsel Materyalizm” gibi eserlerin yanında Gorki’nin “Ana” romanı da okuyorduk.
Kendi başımıza, örgütlü olmadan farklı yollardan sosyalizmi öğrenmeye çalışıyorduk. Bir arayış içindeydik o zaman. Bu arayış İstanbul’daki üniversite gençliği İYÖKD adı altında örgütlenerek bir araya gelmişti. Bu süreçte üniversitede fraksiyonel anlayış oluşmamıştı; ya da görünür hale gelmemişti. Sorunlar geniş katılımlı toplantılarda tartışılır, karara bağlanırdı. Kimsenin kimseyi dışlamadığı, herkesin görüşlerini dile getirdiği, dayatmanın olmadığı kararların enine boyuna tartışıldıktan sonra alındığı bir dönemdi. Sekter tavırlardan uzak tartışmalar yürütülürdü, her konuşan dinlenir, sözü kesilmezdi. Konuşurken daha sonra yaptığımız gibi bıyıklarımızın ucunu iki parmak arasına alıp burmazdık. Muhalif gençlerin birlikte platformlardı. Gruplar oluşmadığından dışlama da yoktu.
Farkında olmadan sosyalist demokrasinin uygulandığı zamanlardı. Hegemonyanın güç üzerinden kurulmadığı, fikir ve düşünce temelli ikna çalışmalarının olduğu zamanlardı.
1973 kuşağı 12 Mart döneminin yarattığı boşluğu dolduran Türkiye’nin yeniden demokrasiye geçiş sürecinde üniversitede rol oynayan bir kuşaktı. Solun farklılıklarla bir arada, birlikte olduğu son dönemdi bence. Arkadaşlık, dostluk, dayanışma, yardımlaşma, paylaşma gibi değerler ön plandaydı.
1973 kuşağı üniversitelerde demokratik mücadelenin yeniden yapılanmasında ciddi rol oynadı. Üniversitede nasıl bir eğitim olması gerektiği konusunda düşüncelerini kamuoyuyla paylaştı. Siyasal iktidarların uygulamalarına karşı da tepkilerini ortaya koydu. Bunu yaparken kendinden önceki kuşakların mücadelesini yani geçmişi inkâr etmeden yaşanılan şimdide kendini ortaya koydu.
1973 kuşağının ara kuşak olarak değerlendirilmesi kabul edilse de yok sayılması solun mücadele geleneğinin kavranması açısından bir eksiklik yaratacağı düşüncesindeyim. Çünkü toplumsal mücadeleler süreklilik ve kopuşlar içinde gerçekleştirilir.
1973 kuşağı kendisinden önceki kuşağın yani 68 kuşağının değerlerini dönemin koşulları içinde yeniden demokratik biçimde üretebilmiştir. Üstelik 1973-1978 arasındaki döneme de kendilerince damgasını vurmuşlardır.
1973 kuşağını yok saymak o dönemdeki mücadeleleri de inkâr etmek anlamına gelir. Türkiye’de devrimci gençliğin mücadelesinin yükselişi 1973-1977 yılları arasındadır.
1977-1980 arası dönem sert toplumsal mücadelelerin olduğu zamanlardır. 1978 kuşağı bu dönemlerde ortaya çıkmıştır. Onları hazırlayan kuşak arasında 1973 kuşağının önemli bir rolü vardır. Örgütlenme geleneğinin sürdürülmesi, ideolojik mücadelenin yürütülmesi bu çerçevede mümkün olmuştur.
İYÖKD’ün kapatılması ve İYÖD’ün kurulmasıyla gençlik hareketi içinde de bölünmeler ve farklılaşmalar belirgin hale gelmiştir. Bunun bir nedeni 1974 affıyla içerine olan solcuların çıkması ve kendi ideolojik yaklaşımları çerçevesinde örgütlenmeyi savunmalarındır. Bir başka gelişme de dünyadaki solu içi ayrışmalardır. Dolayısıyla 1974’lerden itibaren üniversitelerde farklı sosyalizm anlayışları ortaya çıkmış ve öldürmeye kadar varan sol içi mücadele yürütülmüştür. Bu konuda geçmişte yer alan örgütlerin hiç özeleştiri yapmaması da dikkat çekicidir!
1960’larda yaşanan sol içi bölünme ve kırılmalar 1974’lerden itibaren daha görünür hale gelmiştir. Bu durum 1973’lerde üniversitelerde sol içi gruplar arasında yaşanan sosyalist demokrasiyi ortadan kaldırmış ve hegemonyayı kuran sol örgütlerin dayatmacı tutumları belirleyici olmuştur. Her grup kendi değer ve normlarını dayatarak diğer grupları yok sayarak kendi sosyolojik gerçekleri çerçevesinde davranmışlardır.
1973 kuşağı 1978’lere kadar bir potada erimeden varlığını sürdürse de Paris Komünü gibi sosyalist mücadele tarihinde kısa ömürlü olmuştur. Belki de herkesin 1973 kuşağından söz etmesi, o kuşağı unutturması belki de bundandır!






















