Onunla tanışmam dört yıl önce oldu. Serviste yan koltukta oturuyordu, elinde bir kitap vardı. Dikkatimi çekti: “Adı ne” diye sordum. Böylece konuşmaya başladık. Aslında çekingen gibi görünse de öyle değil, oldukça atılgan. O da benim gibi herkesle konuşmayı sevmiyor! Güven duyduğu, farklı konuları konuşacağı, fikir-alışverişinde bulunacağı insanlarla sohbet etmeyi seviyor. İnsan sözcüğüne çoğul eki eklediğime bakarak onun çok sayıda insanla sohbet etmeyi sevdiğini sanmayın. Öyle biri değil, seçici. Ben gazetecilikten kalma alışkanlık mıdır yoksa karakter özelliğim mi merak ettiğim konularda insanlarla sohbet etmeyi severim. Ama derinlemesine sohbet ettiğim insanlar da ayrıdır. Onunla karşılaşmam güzel bir tesadüf müydü? Yoksa yaşamın akışı içinde olması gereken bir durum mu? Bilemedim. Sonuç odaklı düşünenler için bunun anlamı var mı? Yo!. İki durumda geçerli. Bense öyle düşünenlerden değilim. Bizi ortak zeminde buluşturan sapyoseksüel (entelektüellikten etkilenen olma hali) olmamız. Herkesin güne başlamanın ağırlığını üzerinden atamadığı, esnediği, uyukladığı bir ortamda biz güne bir kitap, film ya da dizi konuşarak başlardık. Dönüşümüz de yine servisle olurdu. Ama ben en çok on dakika da sürse Halıcıoğlu-Cevizlibağ arasındaki metrobüs seferindeki konuşmalarımızı severdim. Gerçi serviste de çevremizdeki insanların bakışları, arkamızdan konuşmaları bizi rahatsız etmezdi. Aklımıza gelen her konuyu her ortamda çevreyi düşünmeden konuşurduk. Kulak röntgencileri ya da dikizcileri bizi görünce tetikte olurdu. Dikkate almazdık. Yaşamın tekrarının olmadığının farkındaydık. Biz anı yaşıyorduk. İçimizdeki boşluğu birlikte dolduruyorduk onunla. İkimiz de sınırlarımızı biliyorduk. Sınır aşımlarını gülümseme ile karşılıyorduk. Bazen onun yüzünde de benim gibi mahcubiyet oluyordu. Çok duyarlıydı, empattı. Başka zaman, başka mekânda olsaydık belki farklı olurdu. Hayat olasılıklara takılmamayı da öğretiyor insana. Yaşanılan anlardan mutlu olmak önemli. O, farklı bir pencere açtı yaşamımda ben de onda. Bunu karşılıklı birbirimize itiraf ettiğimizden yazıyorum. İtiraf kelimesi denk geldi mi? Yok birbirimizin değerini ifade ederken açıkladık. Bu, daha uygun oldu, aramızdaki gerçekliği ifade etmede.
Sonra o, ayrılmak durumunda kaldı, kocaman iki yıl geçti. Benim yaşamımda da büyük değişimler, dönüşümler oldu. Birkaç iş değiştirdi, eskisi gibi mutlu değildi. Çünkü beyaz yakalılardan çok mavi yakalıların olduğu ortamda çalışmak durumunda kaldı. Bilgi, birikimine uygun olmayan ortamlarda yaşam mücadelesi veriyor. Emeklilik hakkını elde etmesine az kaldı. Yaşı daha genç olduğundan maaş almak için en az on yıl bekleyecek. Abuk bir uygulama. İnsanlara emeklilik hakkı veriyorsun, emekli oluyor ama maaşlarını on yıl sonra alabiliyor. Bunun çözülmesi lazım.
O, son bir yıldır tekstil kentte çalışıyor. En az bir buçuk saat sürüyor işyerine gidişi. Dönüşü de öyle. Artık gittiği toplu taşım araçlarındakilerle aşinalığı artmış, eskiden yapmadığı şeyi yapıyormuş: Yolculuk edenlerle sohbet etmek. İnsanın, bir buçuk saati amaçsız bir biçimde yolda geçirmesi ne kadar üzücü. Üzerinde düşünülmesi gereken bir şey. Bir yanlışlık var bunda. İşyerleri ile yaşanılan yerler arasındaki bu kadar mesafe, zamanın böyle mirasyedi gibi harcatılması… Sistemin insanları soktuğu durum. Bu, çözülmesi gereken temel sorunlardan biri. Evde çalışma (home-oficce) uygulaması bunu çözse de orada da yoğun emek sömürüsü var.
O yolculuğun anlamlı geçmesi için insanlarla sohbet etmeye başlamış. Herkes kendince bir yalnızlığı yaşıyor, bunu itiraf etmek zor. En önemli konu bence anlaşılmak. Eylemlerin ardındaki amacı, niyeti fark etmek, sadece sözleri değil. O kadar kimsenin de zamanı yok. Ancak bu kısır döngü yaratıyor: Herkes anlaşılmak istiyor ama kendisi anlamaktan kaçıyor. Anlamak zaman ayırmak o konu üzerine düşünmeyi gerektiriyor çünkü. Üstelik kimse çektiği yalnızlığı dile getirmiyor, bundan korkuyor.
Sosyal varlık olmanın bilincinde olsak da böyle olamadığımızı en çok iş koşuşturmasından uzak, tek başına kaldığımız zamanlarda fark ediyoruz, anlıyoruz. O, mutsuz olduğunun farkında. Gündelik koşuşturmada anları yaşamının, anda kalmanın zorluğunu da biliyor. Hayat bazen bazen savuruyor insanı merkez kaç kuvvetinin etkisinde olsak da.






















