Mevlana’nın çok bilinen, sıkça kullanılan bir şiiri vardır:
“Dünle birlikte gitti cancağızım;
Ne kadar söz varsa düne ait,
Şimdi yeni şeyler söylemek lazım”
Bazen sözler kafamda dolanır, durur yerine oturtmaya çalışırım. Mevlana dünün geçmişte kaldığını yaşanan ana bakılmasını geçmişe takınılmamasını önerir. Diyalektik bir yaklaşımdır bu. Ancak zaman dediğimiz süreç geçmiş, şimdi gelecek çerçevesinde oluşmuyor mu? Kuantum fizikçileri geçmişi değiştirmenin mümkün olduğu görüşünde. Gelecekten geçmişe yolculuk yapılabileceği konusunda da görüşler var. Ancak gerçekte yaşadığımız zaman hem bireysel hem de toplumsal yaşamda izler bırakıyor. Dolayısıyla geçmişi dünde bırakmak ne bireysel ne de toplumsal yaşamda söz konusu değil. Çünkü hepimiz geçmişin yüklerini, yaralarını taşıyoruz bunları ikili ilişkilerde, iletişim biçimlerimizde ortaya koyuyoruz. Öyle olmasa psikoloji alanında çalışanlar “geçmişin travmaları” üzerine onca kitap yazar mıydı? Onların yazması bu olduğunun varlığını dolaylı kanıtlayan bir gösterge. Bizim yaşamımızda da geçmişte yaşadığımız unutmadığımız kimi zaman ortaya çıkan bilinç dışı davranışlarımız, tepkilerimiz yok mu? Bunlar dünde yaşandı ama gitmedi. Çünkü yaşam dediğimiz süreç süreklilik içeriyor. Farklı olaylarla karşılaşıyoruz olmadık insanlardan olmadık tepkiler görüyoruz. Güveniyoruz ama sonra yaralanıyoruz. Alice Miller neden ebeveynleri suçluyor onların yetiştirme biçimlerinin, davranışlarının çocukların yaşamında nasıl travmalara yol açtığını uzun uzun anlatıyor kitaplarında. Sadece o değil, Karen Horney de anne, babanın duygusal ihmallerinin nelere yol açtığını yazıyor. Bunlar gözlemlere dayalı çalışmalar da değil sadece. Teorik yaklaşımlar da içeriyor. Demem o ki kapitalist toplumda yaralı olmayan insan bulmak oldukça azdır. Var mıdır? Bilemem her şeyi metalaştıran bir sistem insan ilişkilerini ve insanı da metalaştırdığından tam da Adorno’nun dediği gibi “yanlış bir hayat doğru yaşanmaz”. Farklı arızalar ortaya çıkar. Sözü bu kadar uzatmanın nedeni bireysel yaşamda yaşananlar öyle kolay dünde kalmıyor. Keşke kalabilse. Ben de çok istiyorum koçluk yapanların “anda kal, anı yaşa” sözünü. Söylemesi kolayda yapması oldukça zor. İnsan kendi travmalarının ne olduğu bilmeden, onlarla yüzleşmeden gerektiğinde bu konuda bir destek almadan nasıl anı yaşayacak. Bu konunun uzmanı değilim ama psikoloji alanında geçmişi unutturmak için uygulanan (Göz Hareketleriyle Duyarsızlaştırma ve Yeniden İşleme olarak bilinen EMDR denilen uygulama ile terapist travmatik anılar ile ve olumsuz duygu ve düşünceleri azaltabiliyor. İsrail’de terör saldırıları sonrası sıkça uygulanan bir yöntem. Bizde de 17 Ağustos 1999 Gölcük depreminden sonra gerçekleştirildi. Haberdar olduğum bir başka yöntem bilinçaltında değişimi ve dönüşümü sağlayan onu yeniden programlayan FYCM (F- Change Your Mind) Yöntemi, var. Yani bireysel planda dünü unutturmak bu tür uygulamalarla mümkün. Bu uygulamaların varlığı bile dünü dünde bırak(a)madığımızın bir göstergesi.
Üstelik bizim gibi hayatı yaşamanın giderek zorlaştığı ülkelerde anı yaşamak, dünü unutmak mümkün mü? İzole bir hayat mı yaşıyoruz? Son bir yılda siyasal ve ekonomik alanda yaşananlar bile geleceğe dair endişeleri artırmıyor mu?
Korku ve endişenin yaygın olduğu, insanların birbirine güven duymadığı bir toplumuz yapılan bir araştırmayla da ortaya konuldu. Türkiye’de insanlara güven oranı yüzde 14, erkeklerde bu oran yüzde 18 kadınlarda biraz daha düşük yüzde 10. Dünyada diğer insanlara güven ortalaması erkeklerde yüzde 32 kadınlarda yüzde 27.
Çoğumuz bazı kurumlara da güvenemiyoruz artık. Ekonomik veriler konusunda ikili bir yapı ortaya çıktı. Açıklananlarla yaşanan hayat arasındaki uyumsuzluk güvensizliği daha da derinleştiriyor.
Güvenin olmadığı bir toplum şimdiyi ve geleceği birlikte inşa edebilir mi? Güvenin olmadığı yerde herkes her şeye karşı tetiktedir. “Her an her şey olabilir” duygusu egemendir. Her an tetikte olmayı gerektiren bu durum kaygıyı besleyen, geleceksizliği körükleyen bir ortamın olduğunun da göstergesidir. Aslında birbirine güvenemeyen insanlar aynı ortak payda da zor buluşur. Güvenin toplumlarda toplumsal çöküş ve toplumsal çözülme yaşanır. Bu veriler, hepimize bir şey söylüyor eğer dikkate almazsak yaşanabilecekleri hatırlatıyor!






















