“Antik Mısır her zaman mistik bir arka plana sahiptir” derim. Bunun sebebi yalnızca inşa ettikleri devasa tapınaklar, piramitler veya geride bıraktıkları semboller değil. Beni asıl çarpan şey, bir medeniyetin ölümle kurduğu ilişkinin bu kadar güçlü olması çünkü Mısır’da ölüm hiçbir zaman yalnızca bir yok oluş değildi.
Ölüm bir kapıydı.
Ölüm bir geçişti.
Sanırım bu yüzden bedenleri korudular. İsimleri yaşatmaya çalıştılar. Mezarları, yalnızca ölülerin bırakıldığı yerler olarak değil; başka bir varoluşa hazırlanılan alanlar olarak tasarladılar fakat bu kadar hassas bir yerden biçimlenmiş tutarlılığın içinde dahi daima beni düşündüren başka bir nokta oldu. Bunu iki cümle hâlinde alt satıra iliştiriyorum:
İnsan ölümü kabul ettiği için mi öteki dünyaya inanır, yoksa ölümü kabullenemediği için mi?
Ne gariptir ki mitolojiler tekrar tekrar bu sınırda dolaşırlar. Antik Mısır’ın en çarpıcı anlatılarından biri olan Isis ve Osiris miti de tam olarak bunun üzerine kuruludur. Bilindiği üzere, Osiris öldürüldüğünde ve bedeni parçalandığında, Isis onun yok oluşunu kabul etmez. Kaybolmuş parçalarını arar, onları yeniden bir araya getirir ve sevdiği varlığı ölümün içinde tekrar anlamlandırmaya çalışır çünkü aslında insan zihni için önce sevilen kişinin tamamen yok olması, sonra ise bu yokluğun kabul edilmesi yalnızca duygusal bir süreç değildir; bilinçüstünde aşamalı biçimde ilerleyen derin bir varoluşsal yüzleşmedir.
Bu yüzden Osiris miti’nin yalnızca bir tanrının yeniden doğuş hikâyesi olduğuna inanmıyorum. Osiris, aynı zamanda insanlığın en eski korkularından birine verilen sembolik bir cevaptır. Bu korkuyu anlaşılır bir şekilde soruya çevirmem gerekse, şunu yazardım:
“Sevdiğimiz bir şeyi gerçekten tamamen kaybeder miyiz?”
Antik Mısır’ın ölüm karşısındaki tavrı da tam olarak bu sorunun etrafında şekilleniyordu. Bedenleri mumyalamak, isimleri korumak, mezarları sonsuz bir yolculuğa hazırlamak… Bütün bunlar yalnızca ölümden sonraki hayata duyulan inançla değil, varlığın tamamen silinmesine karşı verilen kültürel bir mücadeleyle de bağlantılıydı çünkü insan, unutulmaktan en az ölmek kadar korktu.
Tam olarak bu yüzden binlerce yıl sonra bile aynı hikâyelere geri dönüyoruz. Tanrıların isimleri değişiyor. Ritüeller değişiyor. Çağlar değişiyor ama insanın kayıp karşısındaki çaresizliği aynı kalıyor. Aslında yitirilmişliğe karşı savunmasızlığımız evrensel. Farklı renklerde yaprak döküyor olsak da, kökümüz daima aynı zemine bağlanıyor.
Çocukluğumun en ilginç görsel anlatılarından biri olan The Mummy’de Imhotep’in hikâyesini anlamlı yapan taraf da burada başlıyor.
![]() |
Firavuna ihanet eden iki insan… Ölümü aşmaya çalışan bir rahip… Binlerce yıl sonra bile bitmeyen bir arayış… Fakat biraz daha yakından baktığımızda hikâye yalnızca Anck-su-namun’a duyulan aşkla ilgili değil.
Derinden bir yerden konuşmak gerekirse, Imhotep aslında insanlığın en eski arzularından birini temsil eder: Kaybedileni geri getirme isteği… Ancak aynı arzuyu taşıyan her hikâye, aynı noktaya ulaşmaz. Bazen sevgi kaybedileni onurlandırmanın bir yolu olurken, bazen de kaybı reddeden yıkıcı bir mücadeleye dönüşür.
![]() |
Bu yüzden Isis ile Imhotep arasında çok önemli bir ayrım vardır. Biri ölümün ardından yeni bir anlam kurmaya çalışır. Diğeri ise ölümü reddeder. Özünde, Mısır kültürü ölümü anlamlandırmayı ve ona hazırlanmayı öğretirken, Imhotep ölümü aşmaya çalışır.
Aradaki çizgi çok ince ama çok önemlidir çünkü sevgi, bazen insanı koruyan en güçlü duygu olabilirken; bazen de sınırı geçiren en tehlikeli duyguya dönüşebilir.
Burada vurgulamak isterim ki, her ne kadar The Mummy’nin Imhotep anlatısı kurgusal olsa da, karakterin trajedisi yalnızca yasak bir aşk yaşaması değildi. Asıl trajedisi, sevdiği insanı geri getirmeye çalışırken kendi insanlığından uzaklaşmasıydı çünkü insan bazı kapıları açtığında kaybettiği kişiye değil, kendi değişmiş hâline ulaşır.
Bu sebeple de ölümle ilgili en büyük korkumuzun hiçbir zaman sadece gitmek olmadığını savunuyorum. Bence asıl korkumuz, geriye kalanların bizi bırakmasıdır.
























