Korku filmlerinin hiçbir zaman yalnızca korku filmi olduğuna inanmadım. İnsan zihni sebepsiz yere canavar üretmez. Toplum da öyle…
İnsanlar bastırdıkları her kaygıyı, susturdukları her travmayı ve konuşmaktan kaçındıkları her çürümeyi başka bir yüzün arkasına saklayarak geri çağırır. Bu yüzden korku sinemasındaki yaratıkların çoğu aslında insan dışı değildir. Fazlasıyla insandırlar.
Korku filmleri söz konusu olduğunda, zihinlerimizin içerisinde milyonlarca birikmiş, tanıdık sahne var. Her birinden korkuyoruz çünkü bilinçdışı olarak içlerinde kendi hikâyemizi buluyoruz aslında.
Vizyon her ne kadar yeniliğe açık olsa da, izlediğimiz kurgular birbirlerini zincirlemesine takip ediyorlar. Hepsi, farklı karakterler ve mekânlar üzerinden aynı olay örgüsünü sunmaya devam ediyor. Bu kadar tanıdıklık hissi, bu kadar benzer konuları yeniden izleme döngüsü fazla değil mi?
Neden sürekli olarak aynı olayların kurbanı olan karakterlerle karşılaşıyoruz? - Çünkü her biri içimizde yaşıyor. Yaşadıklarımızı da sembolik bir dille dışarı vuruyorlar. Bu bir çeşit “kolektif hafıza” oluşturuyor. Bireysel travmaların kolektif inşasını…
En çok korkulan şey aslında en fazla deneyimlenendir. Bu yüzden paranormalite'ye karşı tetikte ve hassas olan algının, fazlasıyla bu teorimi doğruladığını görebilirsiniz.
Bazen bir evin içinde dolaşan görünmez varlık aile içi şiddetin kendisidir. Bazen yıllarca konuşulmayan istismarların duvardan geri dönen yankısıdır. Kimi zaman da “normal aile” illüzyonunun altına sıkıştırılmış psikolojik çöküştür çünkü bastırılan hiçbir şey gerçekten kaybolmuyor. Yalnızca şekil değiştiriyor.
Toplumun uzun süre görmezden geldiği korkuların bir noktadan sonra fiziksel forma bürünmesi bundan kaynaklanıyor. Bu yüzden modern korku sineması artık mezarlıklardan çok insan zihninin içine yerleşiyor çünkü en büyük gerilim, karanlık koridorlarda değil; bastırılmış bilinçte büyüyor.
Temasal açıdan daha özeline inecek olursam, son yıllardaki birçok korku ve gerilim filminde ortak sayısız vurgu görüyoruz: yalnızlık, yabancılaşma, kimlik kaybı, bastırılmış öfke, aile travmaları, öldürme/seri öldürme, sembolik öldürme eğilimleri, sosyal izolasyon, dijital bağımlılık ve giderek parçalanan insan ilişkileri…
Yineliyorum ki aslında korktuğumuz şeylerin büyük kısmı paranormal değil. Fazlasıyla gerçek.
İnsan zihni sürekli baskı altında kaldığında, gerçeklikle kurduğu ilişki deformasyona uğrayabiliyor. Kaygı büyüdükçe algı değişiyor. Algı değiştikçe insan kendi karanlığını dışarıda görmeye başlıyor. Belki de bazı “iblisler” gerçekten dışarıda değildir. Belki bir kısmı, uzun süre susmak zorunda bırakılmış psikolojik yaraların yüzeye çıkış biçimidir.
Modern dünya bize hız verdi ama huzur vermedi. Sürekli performans göstermemiz gereken bir düzende yaşıyoruz. Aslında sürekliliğini sağlamakla yükümlü olduğumuz bir zorundalık hâline çakılı bırakıldık.
Güçlü görünmek zorundayız… Başarılı görünmek zorundayız… İyi görünmek zorundayız… Mutlu görünmek zorundayız…
Yalnız… İnsan zihni, taşıyamadığı yükleri bir yerlerde biriktiriyor ve korku sineması tam olarak o birikmiş karanlığın dili hâline geliyor çünkü bazı toplumlar
Acıyı konuşmuyorlar.
Travmayı konuşmuyorlar.
Yalnızlığı konuşmuyorlar.
Fakat bunlara tezat olarak, birbirlerinin içinde neden görünmeyen bir şeylerin büyüdüğünü anlamaya yönelik garip bir takıntı geliştiriyorlar ve birbirlerinin hayatlarını yarım yamalak da olsa kurcalıyorlar…
İşte tam da bu yüzden korku filmleri bizi korkutmaktan çok tam biçimde ifşa ediyorlar.






















